1. Üye olmak 30 saniye!

Bilgi Felsefesi

Konusu 'Felsefe' forumundadır ve Demokritos tarafından 16 Nisan 2011 başlatılmıştır.

  1. Demokritos

    Demokritos Yönetici Staff Member

    Katılım:
    19 Mar 2011
    Mesajlar:
    1.189
    Beğeni:
    6
    Ödül Puanları:
    38
    A. BİLGİ FELSEFESİNİN KONUSU
    1. Bilgi Kuramı
    2. Mantık
    B. BİLGİ KURAMININ TEMEL PROBLEMİ (Doğru Bilginin İmkânı Problemi)
    1. Doğru Bilginin İmkânsızlığı
    2. Doğru Bilginin İmkânı
    A. BİLGİ FELSEFESİNİN KONUSU

    Felsefe, Akdeniz kültür çevresinde İzmir'in güneyindeki Milet kentinde Thales'le bir doğa felsefesi olarak doğdu. Thales doğayı oluşturan ana öge (Yunanca, arkhe)nin ne olduğunu merak etmiş ve onu araştırmıştı. Doğa­yı ve oluşumunu kavrama çabasından doğan bu felsefeye önce ilk felsefe daha sonra metafizik dendi. Metafizik, önce de belirttiğimiz gibi deneyimlerimizin bize tanıttığı görünüşlerin ötesinde kalan salt varlığı konu edinen bilgidir. Metafiziğin incelediği başlıca problemler varlık, varlığın yapısı, tanrı ve ruhtur.
    Thales ve onu izleyen ilk filozoflar ilgilerini, bilgiyi oluşturan özne (süje) ile nesne (obje)den, nesne üzerinde yoğunlaştırmışlardı; çünkü bilen öznenin gücünden kuşku duymuyorlardı. Ne var ki sonraki yıllarda varlığın, tan­rının, ruhun duyu organlarımızın sağladığı bilgilerle çözümlenemeyeceği anlaşılınca -aynı konuda çelişen yargı­larda bulunulması nedeniyle kimi filozoflar insanın akıl ve sezgi gibi yüksek yetileri olduğunu ileri sürdüler ve problemleri çözmek için onlara başvurdular. O zaman "Acaba akıl, sezgi gibi yetiler gerçekten insan zihninde var mıdır?", "Eğer bunlar varsa görünüşlerin ötesinde kalan varlığı bilmemizi sağlayabilirler mi?" türünden sorularla uğraştılar. İşte bu ve buna benzer soruların yanıtlarının araştırılması bilgi felsefesinm konusunu oluşturdu.

    1. Bilgi Kuramı (Epistemoloji)
    İlk Çağda bilgi konusunu felsefenin gündemine getirenler, sofistlerle dönemin üç büyük filozofu olan Sokrates, Platon ve Aristoteles'tir. Orta Çağ filozofları ise bilginin kaynağı, koşulları, türleri, sınırları ve değeri üzerinde yeterince durmadılar. Bu bakımdan bilgi felsefesi ancak Yeni Çağda bir felsefe disiplini olabildi. Bunda İngiliz filozofu John Locke(1632-1704), Fransız filozofu René Descartes(Röne Dekart, 1596-1650) ve Alman filozofu Immanuel Kant (1724-1804)'ın önemli katkıları oldu.
    Bilgi kuramı bilenle bilinen, başka bir deyişle insan ile nesne arasındaki ilişkileri inceleyen bir felsefe disipli­nidir. Doğuşu şuradan kaynaklanır: Her bilim kendi alanıyla ilgili konuları ele alır, inceler; ancak bilimlerden hiçbiri bilginin ne olduğunu, hangi yolla elde edildiğini, amacını araştırmaz. Oysa bilginin eleştirisini yapmak, kaynağını ve değerini araştırmak felsefenin vazgeçemeyeceği bir konudur. Bilgi kuramının üstlendiği görev budur. Nitekim bilgi kuramı bir yandan bilginin özünü, ilkelerini, yapısını, kökenini, kaynağını araştırır; öte yandan bil­ginin yöntemini, geçerliliğini, koşullarını, olanak ve sınırlarını sorgular.

    a. Bilgi Kuramının Temel Kavramları
    Bilgi kuramının başlıca kavramları özne, nesne, bilgi, doğruluk, gerçeklik ve temellendirmedir. Bunlardan öz­ne, nesne ve bilgi kavramlarını "Birinci Ünite"de incelediğimizden burada sadece doğruluk, gerçeklik ve temel- lendirme kavramları üzerinde duracağız.

    Doğruluk (Hakikat)
    Bilim, sınırları belli bir alandaki var olan nesneleri ele alır; bunlarla ilgili problemleri çözmeğe çalışır. Çözü­len her problem o zamana kadar çözülememiş bir başka problemin çözümünü kolaylaştırır. Böylece bilim, doğruluğu elde ede ede ilerler ve gelişir. Doğa bilimleri gibi toplumsal bilimlerin gelişimi de genellikle bu yolla olmuştur.
    Bilim doğruluğa erişme amacına yönelik çalışmalar yaparken elde ettiği bilginin niteliği ve kaynağı üzerinde durmaz. "Bilgi nedir?" sorusunu sormadığı gibi "Doğruluk nedir?" sorusunu da sormaz. Oysa bunlar felsefenin bir dalı olan bilgi kuramının temel kavram ve sorularıdır.
    Şimdi bilgi kuramının ana kavramlarından olan doğruluk (hakikat, vérité) üzerinde biraz duralım. Bilgi, daha önce belirttiğimiz gibi özne ile nesne arasında, başka bir deyişle bilinç sahibi bir varlık olan insanla bu insanın kendisine yöneldiği bir varlık arasında kurulan bağdan oluşan bir üründür. Bu demektir ki özne ile nesne arasın­da bir bağ kurulmadan bilgi meydana gelmez. Ne var ki bilgi doğru olabildiği gibi yanlış da olabilir. Oysa insa­nın hem günlük yaşamda hem de bilim ve felsefede amacı, doğru olan bilgiyi elde etmektir. Özellikle bilimde ileriye doğru atılan her adım doğru bilginin üzerine basılarak gerçekleştirilir. Peki, doğru olan bilgi nedir? Hangi koşullar gerçekleştiğinde bilgimiz doğruluk kazanır?

    Bilgi kuramına göre doğruluk, bilginin, bilgisi edinilen nesneyle tam çakışmasını, uygunluğunu dile getiren bir kavramdır. Söylenenin sözü edilen şeye, başka bir deyişle düşüncenin nesnesine uygunluğudur. Buna göre "Doğ­ruluk nedir?" sorusu şöyle yanıtlanabilir: Doğruluk; algılar, kavramlar, bilimsel kuramlarla nesnel gerçek arasın­daki uygunluktur. Bu tanıma göre "Güneş" nesnel gerçeğe, "Güneş doğudan doğar." yargısı doğruluğa örnek ola­rak verilebilir.
    Doğruluğun ne olduğuna ilişkin söylediklerimizi toplumsal bilimlerden aldığımız iki örnekle somutlaştı- ralım: "Fatih Sultan Mehmet 1453 yılında İstanbul'u alarak Bizans İmparatorluğu'na son vermiştir.", "Türkiye Cumhuriyeti 29 Ekim 1923'te kurulmuştur." Bu iki yargıda, özneden nesneye yönelen bilinç eylemleri (bilgi aktları) ile nesne arasındaki uygunluk, başka bir deyişle, sözü edilen şeylerle söylenenlerin uygun düştüğü belir­tilmektedir. Buna göre İstanbul'un fethi ile Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasını gösteren belgeler elimizde bulun­dukça bu bilgiler, günümüzde olduğu gibi gelecekte de tüm insanlık için "doğruluk" olarak kalacaktır.

    Gerçeklik (Realite)
    Bilgi kuramının temel kavramlarından biri de "gerçeklik" kavramıdır. Gerçeklik; düşünülen, zihinde tasarla­nan nesnelerin karşıtı olarak var olan, yani bilinçten bağımsız olarak var olandır. Örneğin, internete bağlanmak için kullandığımız "bilgisayar" somut ve bilincimizden bağımsız olarak vardır; ancak internete erişmek için yazı­lan bir "bilgisayar programı" zihnimizde tasarlanır ve bilincimizden bağımsız olarak var olamaz. Bu bakımdan gerçeklik kavramını doğruluk kavramıyla karıştırmamak gerekir.
    Gerçeklik ve doğruluk günlük yaşamda birbirinin yerine kullanılabilen iki kavramdır. Söz gelimi, günlük dilde bir kişinin herhangi bir konudaki açıklamasına katılmadığımızda "Gerçeği söylemiyor." ifadesini kullanırız. Oysa burada "Doğruyu söylemiyor." ifadesi daha yerinde olacaktır. Çünkü yalnızca nesnel dünyada bulunan şeyler gerçek olabilir. Doğruluk, bu şeyler hakkındaki düşüncelerimizle; gerçeklik ise düşüncelerimizin konusu olan şeylerin kendisi ile ilişkilidir. Taşın sert olduğu, uzayda yer kapladığı gerçekliğe; kuşkuya yer vermeyecek kadar iyi belgelenmiş olan Kopernik'in "helyosantrik (Güneş merkezcil) kuramı" ise doğruluğa örnek olarak verilebilir. Buna karşın gündelik yaşamda bu iki kavram çoğu kez birbiri yerine kullanılır.

    Temellendirme
    Bilgi kuramının ana kavramlarından biri olan temellendirme, ortaya konan bir soru ya da ileri sürülen bir sav için dayanak, gerekçe, temel bulma işidir. Örneğin, "Bilgi nedir?" sorusu yanıtlandırırken yanıtın birtakım da­yanaklarla, gerekçelerle desteklenmesi, anlaşılır ve tutarlı bir duruma getirilmesi gerekir. Konuya bu açıdan yak­laşıldığında her felsefe sorusuna verilen yanıtın bir temellendirme olduğu söylenebilir. Bu noktayı biraz açalım: "Bilgi nedir?" sorusuyla aslında "Bilgi sözcüğünün anlamı nedir?" sorusu sorulmaktadır. Öyleyse burada temellen- dirilmesi gereken bilgi sözcüğünün anlamıdır. Bir kavramın temellendirilmesi o kavramın her yönüyle aydınlatıl­masını gerektirir. Bu da kavramın değişik anlamlarını, rollerini betimlemekle (tasvir etmekle) sağlanır. Bu açıdan bakıldığında temellendirme, soruya verilen yanıt denemeleridir.
    Felsefe temellendirmelerinin önde gelen özelliği kestirme yanıtları dışlaması, dışta bırakmasıdır. Kısa yoldan sonuca varmak felsefenin olduğu gibi, onun bir dalı olan bilgi kuramının da işi değildir. Bilgi kuramı temellendirmek istediği kavram ya da soruları derinlemesine, daha geniş olarak araştırır ve aydınlatmaya çalışır. Bunu da da­ha çok çözümleme (analiz) ve betimleme yolu ile yapar.

    b. Bilgi Kuramının Temel Soruları
    Bilim, bilgiyi apaçık bir olgu olarak görür; bilginin ne olduğu hakkında soru sormaz, temellerini de araştırmaz. Bilginin ne olduğuna yönelik araştırma görevi, felsefenin bir disiplini olan bilgi kuramınındır.
    Bilgi kuramının soruları, hemen hemen bütün felsefe sorularında olduğu gibi "pratik yönelmelerin ötesinde" yer alan sorulardır. Bu soruların herhangi bir eylemle doğrudan doğruya ilişkisi yoktur. Örneğin, "Sınıf kitaplı­ğında bilgi kuramı ile ilgili bir kitap var mı?" sorusuna bir yanıt vermek için, kitap listesini ya da kitapları gözden geçirmek yeterlidir. Ama "Bilgi nedir?" sorusuna yanıt vermek için bir eylemde bulunmak boşuna har­canmış bir çaba olur. Bu tür bir sorunun yanıtı ancak konuşmak ya da yazmakla verilebilir. Burada bize yanıtı sağlayacak olan, tutarlı söz düzenlemeleridir. Başka bir deyişle bilgi kuramını ilgilendiren soruların yanıtı ancak dil yapıtlarının sağlayabileceği bir yanıttır. Bu yanıtın tam olması da gerekmez; çünkü felsefe, yaptığı açıklamalar­da yeni yaklaşımlara, düzeltmelere daima açıktır. Bu, felsefenin temel özelliklerinden biridir. Filozofların İlk Çağ­da sorulan bir soruyu günümüzde de sormaları ve yanıtlamaya çalışmaları buradan kaynaklanır.

    Ayrıca bu tür bir soru -örneğimizde "Bilgi nedir?" sorusu- bilgi kuramcısının yeni sorularla karşı karşıya gel­mesini de sağlar. Söz gelimi "Kaç türlü bilgi vardır?", "Bilgi edinmenin amacı nedir?", "Bilgi edinme sürecinin ilkeleri nelerdir?", "Hakkında bilgi edinilen nesne ile bilgi edinen özne arasında ne gibi bir ilişki vardır.", "Nesnel gerçek ile onun zihindeki imgesi arasındaki ilişki nasıl bir ilişkidir?", "Kaç çeşit bilgi edinme yolu vardır?" gibi. Bu ve buna benzer sorular bilgi kuramının temel sorularından bazılarıdır. Düşünen kişiye yeni ufuklar açar; onu, ko­nuyu derinliğine incelemeye yöneltir. Bunların her biri açıklanması, çözülmesi gereken birer problem oluşturur. Bilimlerin üzerinde durmadıkları bu problemleri ele alıp incelemek bilgi kuramının işidir.
    Bilgi kuramında bilgiye ilişkin sorular iki büyük grupta toplanabilir: bilginin değeri ile ilgili sorular ve bilginin kaynağı ile ilgili sorular.

    [​IMG]

    Resim 2.1: Resimde, galaksimizde olası bir zeki yaşam (intelligent life) ile temas kurmak için Puerto Rico'daki Arecibo teleskobundan 1972'de uzaya gönderilen mesaj görülmektedir. Bu mesajda, Dünya'da yaşam olduğu kısa ve yalın bir şekilde anlatılmış, binary (baynırı) sistemde 1'den 10'a kadar sayılar ile yaşamın varlığını simgeleyen ana elementler belirtilmiş ve bir insan imajına yer verilmiştir. Bu mesaja günümüze dek herhangi bir yanıt gelmemiştir. (Kaynak: Science Explained, C. A. Ronan, s. 21)
    Fizik bilimleri evrenle ilgili çalışmalarını şu soruyu sormaya gerek duymadan yürütür: "Hakkında bilgi edinilen nesne İle bilgi edinen özne arasında ne gibi bir ilişki vardır?" Bu soruyu bilgi felsefesi (epistemoloji) sorar.

    [​IMG]

    Resim 2.2: İskoçya'nın Edinburgh kentindeki Roslin Araştırma Enstitüsünde çalışan genetik bilimci lan Wilmut ve meslektaşları 1997'de yetişkin bir koyunun hücresini klonlayarak genetik açıdan benzer özelliklere sahip bir memeli (koyun Dolly) yaratmayı başardılar. Genetik bilimindeki sonraki gelişmeler insanların da benzer yöntemle klonlanabileceğini gösterdi.
    Genetik bilimi insanın gen yapısı ile ilgili çalışmalannı şu soruyu sormaya gerek duy¬madan yürütür: "Bilgi edinmenin amacı ne olmalıdır? Bilgi edinme sürecinin ilkeleri nelerdir?" Bu soruyu ahlâk felsefesi (etik) sorar.

    Bilginin Değeri ile İlgili Sorular
    Bu gruptaki sorular neleri, ne derecede bilebileceğimiz üzerinde durur.
    • İnsan; varlığı, nesneleri gerçekten bilebilir mi? • Bilgimiz nesneleri doğru olarak yansıtıyor mu? • Bilgimiz doğru bir bilgi midir? • Eğer bilgimiz doğru bir bilgi ise bunun ölçütü nedir? vb.

    Bilginin Kaynağı ile İlgili Sorular
    Bu gruptaki sbrularla bilginin nereden kaynaklandığı araştırılır.
    • Bilgi nasıl oluşuyor? • Bilgiyi oluşturan etkenler nelerdir? • Bilgi doğuştan mıdır, yoksa insan an­cak duyuları ve algıları yoluyla mı bilgi elde eder? • Bilginin elde edilmesinde zihnin payı mı daha önemlidir, yoksa çevreden alınanların mı? • Sezgi yoluyla doğru bilgiye ulaşılabilir mi? vb.

    Bilgi kuramının temel soruları arasında "Doğru bilginin ölçütü nedir?" sorusunun önemi büyüktür; çünkü bu soru birbirinden farklı yanıtlara yol açmıştır. Yanıtların başlıcaları Tablo 2.1'de sıralanmaktadır:

    Tablo 2.1: Bilginin Kaynağına İlişkin temel Yaklaşımlar

    • Bilginin imkânından şüphe eden bilgi görüşü kuşkuculuktur. --- Septisizm​
    • Akla dayanan bilgi, doğru bilgidir. --- Rasyonalizm​
    • Deneye dayanan bilgi, doğru bilgidir. --- Empirizm​
    • Hem akla hem deneye dayanan bilgi, doğru bilgidir. --- Kritisizm​
    • Olguya dayanan bilgi, doğru bilgidir. --- Pozitivizm​
    • Bilime dayanan bilgi, doğru bilgidir. --- Analitik felsefe​
    • Sezgiye dayanan bilgi, doğru bilgidir. --- Entüisyonizm​
    • Yarar sağlayan bilgi, doğru bilgidir. --- Pragmatizm​
    • Fenomene (görüngüye) dayanan bilgi, doğru bilgidir. --- Fenomenoloji​

    Görüldüğü gibi, yukarıdaki önermeler aynı zamanda bilginin kaynağı konusundaki temel yaklaşımları da ifa­de etmektedir.

    2. Mantık
    Doğa olayları arasında olduğu gibi, düşünceler arasında da bir bağ, bir düzen vardır. Bu düzeni sağlayan ya­salar, ilkeler bizim tarafımızdan bilinmese de işlevlerini sürdürmektedir. Bilimlerin görevi gerek doğayı gerekse düşünceyi yöneten bu yasaları ve ilkeleri bulmaktır. Doğa olaylarını yöneten yasa ve ilkeleri bulmak doğa bilim­lerinin işidir. Düşünceler arasındaki ilişki ve düzeni yöneten yasa ve ilkeleri bulma görevini de mantık üstlenmiş­tir.
    Geniş anlamıyla mantık (lojik) aklın kendisi hakkındaki bilgisidir. Düşünmenin temel yasalarını (özdeşlik, çe­lişmezlik, yeterli neden, üçüncü hâlin olanaksızlığı ilkeleri gibi) saptar, doğrunun ölçütlerini arar. Dar anlam­da mantık "doğru düşünme kurallarının bilgisi" ya da "doğru düşünmenin kurallarını öğreten bilgi" diye tanımla­nabilir.
    Tanımdan da anlaşılacağı gibi mantık yalnızca doğruluğu ya da geçerliği belli kurallara göre değerlendirilmiş olan düşünme biçimleriyle ilgilenmektedir. Mantık bu özelliği ile düşünmeyi konu alan öteki bilimlerden ayrılır. Örneğin, psikoloji her türlü düşünmeyi konusu içine alır. Düşünmeler arasında iyi-kötü, doğru-yanlış, geçerli-ge- çersiz, haklı-haksız diye ayırım yapmaz. Oysa mantık, düşünmenin yalnızca bir türü, usa vurma eş deyişle akıl yürütme ile ilgilidir. Ayrıca mantık, yargıları içerik bakımından değerlendirmez. Onun için önemli olan, yargıla­rın doğruluğu yani gerçeğe uyup uymadığı değil, yargılar arası ilişkilerin doğruluğudur. Başka bir deyişle önemli olan, önceden konmuş birtakım ölçüt ya da kurallara uyup uymamadır. Görüldüğü gibi bilgi kuramı ile mantı­ğın işlevleri birbirine çok yakındır. Bilgi kuramı için önemli olan, içeriklerin doğruluğu-, mantık için ise yargı­lar arası ilişkilerin doğruluğudur. Bundan ötürü bazı düşünürler bilgi kuramı ile mantığı birbirinden ayırmayı pek doğru bulmazlar. .
    Mantığın kurucusu Aristoteles'tir. Aristoteles "Organon (Alet)" adlı eserinde doğru düşünmenin ilkelerini sap­tamış; çıkarım biçimlerini, özellikle özne-yüklem ilişkisine dayanan önermelerden oluşan tasımı (kıyası) kusursuz denebilecek şekilde belirlemiştir. Bu başarı, Aristoteles mantığının M.Ö. 4. yüzyıldan M.S. 16. yüzyıla kadar ya­ni yaklaşık iki bin yıl hem batıda hem de doğuda düşünmenin biricik aleti olarak kullanılmasını sağlamıştır.
  2. Demokritos

    Demokritos Yönetici Staff Member

    Katılım:
    19 Mar 2011
    Mesajlar:
    1.189
    Beğeni:
    6
    Ödül Puanları:
    38
    B. BİLGİ KURAMININ TEMEL PROBLEMİ
    (Doğru Bilginin İmkânı Problemi)

    İngiliz filozof ve matematikçi Bertrand Russell (1872-1970) "Felsefe Meseleleri" adlı eserine "Dünyada aklı başında bir adamın şüphe edemeyeceği kadar kesin bir bilgi var mıdır?" sorusuyla başlar ve şöyle devam eder: "İlk bakışta hiç de güç gibi görünmeyen bu soru, sorutabilecek soruların kuşkusuz en güçlerinden biridir." Gerçekten de insan, günlük yaşamda doğru olarak kabul ettiği birçok şeyin daha sıkı bir inceleme so­nunda çelişkilerle dolu olduğunu görebilir ve o zaman, kendisi ile yöneldiği nesne arasındaki bir ilgiden oluşan bilginin varlığın doğru bir bilgisi olup olmadığını sorgulama gereğini duyabilir. Bu sorgulamayla da bilgi kura­mının temel problemine girmiş olur.
    İnsanoğlu, bilgiyi kullandığı hâlde, "bilgi"nin kendisini araştırma konusu yapmakta oldukça gecikmiştir. Bu­nun önde gelen nedenlerinden birinin deney yoluyla elde edilen bilgiyle yetinilmesi, ötesine ise kayıtsız kalın­ması olduğu söylenebilir. Felsefe tarihçileri bu tutumu naiv (safça) empirizm diye adlandırmışlardır. Buna yöntem- siz ve sistemsiz empirizm de denmektedir. Sofistler bu anlayışı temsil ederler. Naiv empirizm zaman içinde yeri­ni empirizme bırakmıştır.
    Bilgi üzerinde düşünen kişinin karşısına şu türden sorular çıkmaktadır: "İnsan; varlığı, nesneleri gerçekten bi­lebilir mi?", "Bilgi nesneyi doğru olarak yansıtır mı?", "Bilgi kesin olabilir mi?", "Bilgi kesin olabilirse ölçütü ne­dir?" Dikkat ederseniz bu gibi sorular üzerinde düşünmek demek, bilginin değerini araştırmak demektir. Çünkü burada ele alınan, insan bilgisinin geçerli ya da kesin olup olmadığı problemidir.

    Öte yandan bilginin değeri üzerine tutarlı bir şey söyleyebilmek için onun nereden ve nasıl doğduğunu sorgulamak gerekmez mi? Böylesine gereklilik de şu türden sorulara yol açmaktadır: "Bilgimiz nasıl oluşuyor?", "Bilgimizin oluşmasında rol oynayan etkenler nelerdir: akıl mı, deney mi, sezgi mi, yoksa daha başkaları mı?", "Bilgi, hangi kaynaktan ya da kaynaklardan doğmaktadır?" gibi.
    Birbirinden farklı iki problemden birincisine, daha önce belirttiğimiz gibi, bilginin değeri problemi ikinci­sine de bilginin kaynağı problemi adı verilir. İlk Çağ filozofları bilginin kaynağını sorgulamadan önce bilginin değeri, yani doğru, kesin bir bilgi olup olmadığı üzerinde durmuşlardır. Filozoflardan bazıları doğru bilginin imkânsızlığı, bazıları da doğru bilginin mümkün olduğu görüşünü savunmuşlardır.
    Felsefede, doğru bilginin mümkün olup olmadığı sorusuna olumsuz yanıt verenler septikler (kuşkucular); doğru bilginin mümkün olduğunu ileri sürenler ise dogmatikler olarak adlandırılır. Septikler, duyularımızla sağlanan bilgilerin değişken ve aldatıcı olduğu, ayrıca akıl ile elde edilen bilgilerin de güvenilir olmadığı görüşünden yola çıkarak yargıda bulunmaktan kaçınırlar. Septiklerden önce yaşayan sözgelimi Demokritos (M.Ö. 460-370)'ta da septisizmi önceleyen görüşlere rastlanır.

    image025.jpg

    Resim 2.3: "Bilgi nedir?" sorusunu yanıtlamak için de bilgiye başvurulur; ama başvurulan, felsefî bilgidir.

    1. Doğru Bilginin İmkânsızlığı
    "Genel geçer doğru bir bilgi var mıdır?" sorusu İlk Çağdan bu yana filozofların ilgi alanlarından birini oluştur­muştur. Ancak antik felsefenin ilk dönemi bir doğa felsefe sidir. Bu dönemin filozofları öncelikle tüm varlıklara temel olan ana madde (arkhe)nin ne olduğunu bilmek isterler. Bunun yanında ana maddenin nasıl olup da diğer maddelere dönüştüğünü, yani değişim problemini ele alırlar. Nitekim Thales doğadaki her şeyin ilk nedeninin, ana maddesinin ne olduğunu arar; gözlemlerine dayanarak onu su diye yanıtlar. Thales'e göre evrenin bileşimi ve nesnelerin dönüşümü sonsuz bir döngüdür. Bütün bu değişim, dönüşüm boyunca değişmeyen temel yapıtaşı (cevher) sudur.

    Anaximandros (M.Ö. 610-546) ve Anaximenes (M.Ö. 585-525) Thales'le birlikte antik çağın birinci kuşak filozoflarıdır. Bu filozoflar da "Değişim boyunca değişmeyen öz nedir?" sorusunu sorarlar. Anaximandros, Thales'le aynı görüşü paylaşmaz. Eğer su toprağa, toprak suya, su havaya, hava da suya dönüşüyorsa her şey her şeye dönüşüyor demektir. Bu durumda suyun değişmeyen öz olduğunu iddia etmek anlamsızdır. Anaximandros'a göre evrenin ana maddesi (değişmeyen öz) sınırsız ve belirsiz olan, sonsuz olan (aperion)dır. Böylelikle o, Thales'ten farklı olarak evreni gözlenemeyen, duyusal olmayan bir nedenle açıklamaya çalışır.
    Miletli doğa filozoflarından Anaximenes, Thales'in yanıtını vermediğini düşündüğü soruyu sorar: "Değişme­yen öz olan su, değişen hâldeki suya (değişime uğramış nesnelere) nasıl dönüşür?". Anaximenes evrenin ana maddesi olarak kabul ettiği havanm yoğunlaşarak söz gelimi, en yoğun ve soğuk hâl olan toprağa ya da seyrekleşerek örneğin, en seyrek ve sıcak hâl olan ateşe dönüştüğünü iddia eder. Anaximenes böylelikle, sonradan Empedokles (M.Ö. 495-435)'in görüşlerinde ortaya çıkacak ve dört temel unsur olarak adlandırılacak olan varlı­ğın ana maddelerini (toprak, hava, ateş, su) önceler.

    Herakleitos ve Parmenides antik çağın ikinci kuşak filozoflarıdır. İlk doğa filozofları için, değişimin gerçekle­şiyor olması bir ön kabul idi. Onlar, bu ön kabule dayanarak ana varlığın, değişmeyen özün ne olduğunu sorgu­ladılar. İkinci kuşak filozoflar ise bu ön kabulü sorgulamaya açtılar: "Değişim var mıdır?" Herakleitos ve Parmenides bu soruya farklı yanıtlar verdiler. Herakleitos'a göre ana varlık ateş tir. O, "Her şey ateş için eşit ve denktir, ateş de her şey için; tıpkı eşyanın altınla ve altının eşyayla değiş tokuş edildiği gibi." der. Herakleitos ateşi ilk cevher olarak belirtirken kozmolojik bir gerilime, çatışma (polemik)ya işaret eder. İtalya'nın Elea kentinde ortaya çıkan (M.Ö. 6. ve 5. yüzyıl) bu nedenle Elealılar diye anılan Xenophanes (Ksenofanes), Parmenides ve Zenon için ise ana varlık gerçek değişmez bir özdür.

    Parmenides değişimin (varlık hâline gelme, varlık hâlinden çıkma) mantıksal olarak imkânsız olduğunu iddia eder. Duyuları ve duyularla algılanabilen nesneleri gerçek dışı varsayar. Ona göre varlık çoğul değil tekildir, yal­nızca akıl yoluyla kavranabilir, değişmez hâlde ve birlik içindedir. Duyuların gösterdiği ise çokluk hâlinde olan yokluktur. Parmenides'in temel tözün doğasına ilişkin ikici (düalist) yaklaşımı şöyle özetlenebilir:

    akıl ----------varlık ---------- değişmezlik ---------- birlik
    duyular --- yokluk ---------- değişim ------------- çokluk
    (Kaynak: Felsefe Tarihi, G. Skirbekk; N. Cilje, s. 31)

    Değişimin sürekli olduğunu ileri süren Herakleitos ile değişimin imkânsız olduğunu ileri süren Parmenides'i uzlaştırma çabaları "arabulucu" olarak adlandırılan filozoflardan Empedokles'te de görülür. Empedokles'e göre varlık; su, hava, ateş ve toprak olmak üzere değişmeyen dört ana maddeden oluşmaktadır. Bu dört temel yapı­taşı nicelik ve nitelik olarak değişmezler. Bunların birbirleriyle karışmaları sonucunda nesneler var olur; birbirle­rinden ayrılmaları sonucunda ise nesneler yok olur.
    Demokritos ise var olan her şeyin gözle görülemeyecek kadar küçük atomlardan oluştuğunu; acı, tatlı, renk gibi niteliklerin gerçekte var olmadığını ileri sürer. Ona göre var olan her şey ve onlardaki değişim atomların hareketiyle olanaklıdır. Bu nedenle yokluk (boşluk), varlık (atomlar) için bir ön koşuldur.
    Varlığın ne olduğu sorusuna Güney İtalya'daki Yunan kolonisinde yaşayanPythagoras,sayılan üç kuşak filozoftan farklı yanıt verir. Pythagoras evrenin ana maddesinin sayı olduğunu ileri sürer. Ona göre nesneler yok
    olur; ancak matematiksel kavramlar kalıcıdır. Bu nedenle matematik doğada değişmeyen tek şeydir. Evren hakkın­da kesin bilgilere duyularla değil, akıl (Latincede ratio) ile ulaşılabilir. Parmenides gibi Pythagoras'ın izinden gi­den filozoflarda ikinci bir anlayış geliştirmişlerdir.

    sayılar (matematik) ------ kesin bilgi ------------- gerçek (var) olan --------- kalıcılık​
    duyum ----------------- kesin olmayan bilgi ------- gerçek olmayan --------- değişebilirlik​
    (Kaynak: Felsefe Tarihi, C. Skirbekk; N. Gilje, s. 38)

    Antik çağın filozofları bilginin değeri ve kaynağı problemi ile ilgilenme gereğini duymadan evrenin açıklama­sını yapmaya yönelmişlerdir. Başka bir deyişle naiv bir empirizmle yetinerek evren hakkında kesin bilgilere varı­labileceğini sanmışlardır.
    Evrenin oluşumu ve varlıkların kökeni ile ilgili sorulara yanıt verirken filozoflar birbiriyle çelişen görüşler ile­ri sürmüşlerdir. Her filozofun kendi görüşlerinin doğru, diğerlerininkilerin yanlış olduğunu iddia etmesi M.Ö. 5. yüzyılda, bu tür görüşleri kuşku ile karşılayan bir grup düşünürün ortaya çıkmasına neden olmuştur. Sofist adı ve­rilen bu düşünürler felsefe tarihinde bilgi kuramı bakımından ilk kuşkuculardır. Genel geçer doğru bir bilginin varlığından ilk kez şüphe edenlerdir. Başka bir deyişle sofistler "doğru bilginin imkânsızlığı" görüşünü ilk ortaya atanlardır.
    Şimdi, akla ve duyulara duyulan aşırı güvene bir tepki olarak doğan sofistlerin ve bu konuda daha da ileriye giden septiklerin önde gelen temsilcilerini ve bilgi hakkındaki görüşlerini ana çizgileriyle görelim.

    Sofistler
    M.Ö. 4. yüzyılda kırk altı yıl süren ve "Pers Savaşları" diye anılan savaşların sonunda Yunanlılar, İranlıların Akdeniz ve Batı Anadolu'daki egemenliklerine son verdiler. Bu savaşları izleyen yıllarda Atina demokrasi ile yö­netiliyordu. Ülke; siyaset, ekonomi ve kültür bakımından en parlak dönemini yaşıyordu. Demokratik bir toplum­da politikada başarılı olmak, mevki elde etmek ya da işinde yükselmek için iyi düşünmek, güzel konuşmak ve et­kili olmanın yollarını bilmek gerekiyordu. İşte bu gereksinimi karşılamak için kendilerine sofist (bilen, bilgili kişi) denilen düşünürler ortaya çıktı. Sofistler, becerikli ve iş bitirici yurttaşlar yetiştirmeyi amaçlıyorlar, kent kent do­laşarak varlıklı ailelerin çocuklarına para karşılığı ders veriyorlardı. Sofistler birer bilim insanı ya da araştırıcı de­ğil öğretmendiler. Öğrencilerine hitabet sanatını, gramerin esaslarını, dili etkili biçimde kullanmanın yollarını öğ­retiyor, genel geçer doğru bilginin (hakikatin) olmadığını söylüyorlardı. Onlar için değerli olan, hakikat değil; ki­şiye yararlı olan, onu başarıya götüren bilgilerdi.
    Sofistlerin yaşadığı dönemde toplum yapısındaki değişiklik felsefenin konusunda da değişikliklere yol açmış­tı. Doğa sorunu yerine, insan ve toplum ön plana geçmişti. Bu ve buna benzer görüşleri öne süren ilk filozoflar Protagoras (M.Ö. 480-410) ile Gorgias (M.Ö. 483-375)'tır. Protagoras'ın bize kadar gelemeyen "Hakikat" adlı bir kitabı olduğundan ve bu kitabın başında da çok ünlü olan şu yargının bulunduğundan söz edilir: "İnsan her şe­yin ölçüsüdür." Protagoras bu yargı ile herkes için geçerli bir bilginin olamayacağını belirtmek ister. Hakikatin ve değer yargılarının toplumlara, hatta tek tek insanlara göre değiştiğini dile getirir. Herkes için geçerli bir bilgi ol­madığına göre, "Hakikati değil, kişiye yararlı olanı aramalıdır." der.

    Protagoras'a göre tüm bilgilerimiz duyumdan gelir ve duyum insandan insana değişir. Protagoras "Her bir şey bana nasıl görünürse benim için böyledir, sana nasıl görünürse yine senin için de öyle... Üşüyen için rüzgâr soğuk, üşümeyen için soğuk değildir." diyerek, insanı tüm şeylerin ölçüsü yapar. Bu tarz düşünceleriy­le Protagoras rölativizm (bağıntıcılık, görecilik)in, dolaylı olarak septisizm (kuşkuculuk)in ve pragmatizm (yarar- cılık)in öncüsü olur.

    Bilginin imkânsızlığını ileri süren ünlü sofistlerden Gorgias'ın görüşleri şu üç yargıda özetlenebilir:

    1. "Hiçbir şey var değildir." 2. "Var olsaydı bile, bilinemezdi." 3. "Bilinse bile, başkasına bildirilemezdi."

    Gorgias, doğru bilginin imkânsızlığını açık seçik ileri sürmekte ve bu sözleriyle de felsefede septisizm denilen öğretinin başlamasına düşünsel ortam hazırlamaktadır.

    Gorgias bu üç iddiasını mantığa dayanarak açıklamaya çalışmıştır. Onun ikinci iddiası bilgi kuramı açısından nihilizmi (hiççilik) yansıtır (Nihilizm konusu "Varlık Felsefesi" ünitesinde geniş olarak yer almaktadır.). Ancak onun, üzerinde düşünmeye değer görüşü üçüncü iddiasıdır; çünkü burada bilgi kuramı açısından önemli bir
    Drobleme değinmiştir. O da şudur: "Nasıl oluyor da bir bilgi, bir insandan diğerine aktarılabiliyor? Bilgi sözcükler aracılığı ile aktarıldığına göre, bu sözcüklerin benim anladığım anlamlarıyla başkaları tara­fından da anlaşıldığını nereden bilebilirim? Başkalarının sözcüklere yükledikleri anlamı ben nasıl bile­bilirim?" Gorgias bu soruları sormakla ve çözülemeyeceklerini söylemekle yetiniyor. Bir yarar sağlamayacağını düşündüğünden olacak, çözüm için çaba harcamak gereğini duymuyor.

    Septisizm (Kuşkuculuk)
    Septisizm (kuşkuculuk), sofistlerden yaklaşık iki yüzyıl sonra, felsefî düşünüşün zayıfladığı bir dönemde orta­ca çıktı. Bu akımın önde gelenleri Pyrrhon (Piron, M.Ö. 365-275), Timon (M.Ö. 320-230), Arkesilaos (M.Ö. 316- 241) ve Karneades (M.Ö. 214-129)'tir.

    Septisizm denilince bilginin imkânından şüphe eden bir felsefe anlaşılır. Şüpheyi bir sistem olarak ortaya konan ilk filozof ise Pyrrhon'dur. Bu yüzden septisizme Pyrrhonizm de denir. Pyrrhon'a göre hiçbir şey ne doğru ne vanlıştır. Her yargı ve her yargının çelişiği için aynı güçte nedenler bulunabilir. Bu bakımdan yapılması gereken şey ana varlık, tanrı, ruh, hakikat, iyi... hakkında yargıda bulunmaktan kaçınmaktır.

    Timon, Pyrrhon'un öğrencisidir. Hocasının öğretisini üç soruda toplamış, kendi felsefesini de üç sözcükte özet­lemiştir:

    • Soru: "Nesnelerin yapısı nedir?" Yanıt: "Kavranamaz."
    • Soru: "Nesnelerin karşısında durumumuz ne olmalıdır?" Yanıt: "Yargıdan kaçınmak."
    • Soru: "Nesneler karşısında doğru bir duruştan ne kazanırız?" Yanıt: "Sarsılmazlık (ataraxia), başka bir deyişle en yüksek mutluluk."
    Arkesilaos, duyular ve akıl yoluyla elde edilen bilginin genel geçer bilgi olduğuna bizi inandıracak hiçbir ka­nıtın bulunmadığını savunur. Ona göre; "Doğru dediğimiz bilgiler gerçekten doğru değil, doğruya benzer bilgilerdir." Karneadesde "Doğru için elimizde güvenilir bir ölçüt yok, bütün bilgilerimiz yalnızca olası­lık değerindedir, kesin bilgi değildir." görüşündedir.

    Görüldüğü gibi septisizm, insan zihninin kesin bilgiye ulaşamayacağını, gerçeğin özünü bilemeyeceğini, bu oakımdan herhangi bir konuda özellikle ana varlık, tanrı, ruh gibi konularda olumlu ya da olumsuz yargıda bu­lunmanın yersiz olduğunu ileri süren bir öğretidir. Burada yanlış anlamayı önlemek için şu noktaların açıklanma­sında yarar vardır:

    • Septiklerin bu görüşleri günlük olaylar ve pratik işler üzerinde değil, felsefî gerçekler ve ilkeler hakkındadır.
    • Septisizm gerçeği bütünüyle inkâr etmek değildir; çünkü inkâr etmek de bir yargıda bulunmak olurdu. Oy­sa septik, hiçbir konuda kesin yargıya varamayan düşünür demektir. Septikler bir bilgi hakkında "Doğrudur." ya da "Yanlıştır." diye yargıda bulunmaktan çekinirler. "Kesin bir şey söyleyemem.", "Böyle ya da şöyle olduğunu söyleyemem." demeyi yeğlerler.
    • Hiçbir konuda kesin bir yargıya varamayan septiklerin şüphesini Descartes'ın şüphesiyle karıştırmamak ge­rekir. Çünkü septiklerde şüphe amaçtır; Descartes'ta ise araçtır. O, doğru bilgiye ulaşmada şüpheyi bir yöntem ola­rak kullanmıştır. Descartes ele alınan her konuya şüphe ile yaklaşmayı isterken otoritelerin görüşlerine, ön yargı­lara ve alışkanlıklara tutsak olmamayı önerir. Başka bir deyişle açık ve seçik olmayan hiçbir şeyi doğru olarak ka­bul etmemeyi salık verir.

    Septisizm, bilimin ve teknolojinin olağanüstü başarıları karşısında felsefî bir öğreti olarak varlığını koruyama- mıştır. Çünkü ortada "Doğru bilgi mümkün müdür?" diye bir soru kalmamıştır. Gerçekten de her bilim dalında, söz gelimi matematik, fizik, astronomi, biyoloji ve psikolojide herkesçe kabul edilen sayısız doğru bilgi vardır. Bir fel­sefe tarihçisi bu durumu şöyle dile getirmiştir: "Septisizm, bilimin yumruğunu, belini doğrultamayacak şekil­de yemiş ve bir daha görünmemek üzere, kaybolan düşünce akımlarının arasına çekilmiş bulunmaktadır."
    Septisizm felsefî bir öğreti olarak varlığını koruyamamıştır; ama bilgi kuramı açısından önemli rol oynamıştır. Bilgiyi deney ya da akılla temellendirmeden, onun nesnesine uygun ve mutlak anlamda doğru olduğunu kabul eden anlayışa (dogmatizme) karşı çıkmıştır. "Genel geçer doğru bilgi var mıdır?" sorusu üzerinde düşünme gere­ğini duymayanları dolaylı da olsa ciddî şekilde eleştirerek, daha sonraki dönemlerde bilgi probleminin yeni bi­çimlerde ele alınmasına katkıda bulunmuştur.

    2. Doğru Bilginin imkânı
    "Doğru bilginin imkânsızlığı" problemini incelerken sofistlerle septiklerin görüşlerini açıklamış ve bilimin ba­şarıları karşısında septisizmin felsefî sistem olarak varlığını sürdüremediğine değinmiştik. Şimdi de doğru bilginin mümkün olduğundan yana olan çeşitli öğretileri (rasyonalizm, empirizm, kritisizm, pozitivizm, analitik felsefe, entüisyonizm, pragmatizm, fenomenoloji) gözden geçireceğiz.

    a. Rasyonalizm (Akılcılık)
    "Rasyonalizm (akılcılık, usculuk)"in felsefedeki anlamı günlük dildeki anlamından farklıdır. Günlük dilde akıl­cılık; somut gerçeklere önem vermek, akıl ve mantık süzgecinden geçmemiş olan görüşleri benimsememek, ön yargılardan ve duygusal saplantılardan arınmış olmak anlamına gelir. Başka bir deyişle akılcılık, gerçeklerle ilgisi kopmuş birtakım dogmatik düşünce kalıplarının içine hapsolmadan, sorunlara akla, mantığa ve gerçeğe uygun çö­zümler aramak demektir. Felsefede ise rasyonalizmin anlamı bunun hemen hemen tersidir.
    Rasyonalizme göre, aklımız birtakım ilkeler ya da yetilerle donatılmıştır. Evreni oluşturan tüm nesneler hak­kında kesin bilgi edinmemiz için yalnızca bu ilkelere uygun biçimde mantığımızı kullanmamız yeterlidir. Rasyo­nalistler; nasıl matematikçiler bir iki aksiyoma dayanarak ve yalnızca akıl ve mantıklarını kullanarak matematik bilimini ortaya çıkarmışlar ve geliştirmişlerse, filozoflar da aynı yöntemlerle evrenle ilgili tüm gerçekleri bilebilir görüşündedirler. Bu anlayışa göre rasyonalizm; bilginin akıl ve onun bir işlevi olan düşünme gücü ile oluştuğunu benimseyen, doğru bilginin ölçütünü de duyularda değil, akılda bulan bir öğretidir. Rasyonalistlere göre duyum ve algılar bize geçici ve doğruluğu kesin olmayan bilgiler verir. Asıl kesin bilgileri ise biz doğuştan getirdiğimiz akıl ilkeleriyle ediniriz: "Bütün, parçalarının her birinden büyüktür,", "Var olan vardır, var olmayan var değildir." yargılarında görüldüğü gibi.

    İlk Çağ Rasyonalistleri
    Eski Yunan'da rasyonel bilgi ile duyu organlarımızın sağladığı duyusal bilgi arasında fark olduğunu belirten ilk filozoflar Herakleitos, Parmenides, Sokrates, Platon ve Aristoteles'tir. Bunlardan son üçünün bu konudaki görüş­lerini açıklayalım.

    [​IMG]

    Resim 2.4: Sokrates'in felsefesini Delphoi Tapınağı'ndaki "Kendi kendini bil." sözü yönlendirir. Sokrates'le "ahlâk", felsefenin ana konusu olur.

    Sokrates (M.Ö. 469-399)
    Sokrates ilk Çağın büyük filozoflarından biridir. Hiç kitap yazma­mıştır. Düşünceleri günümüze daha çok Platon'un eserleri aracılığıyla ulaşmıştır. Sokrates, yaz kış Atina sokaklarını dola­şır, herkesle her konuyu tartışırdı. Doğruyu, onlarla bir­likte bulmaya çalışırdı. Halka, değer yargılarına körükörüne inanmanın yanlışlığını gösterirdi. Bunun için de ironi ve maiotik olmak üzere iki yöntemden ya­rarlanırdı. İroni (alay) ile bir şey bildiğini sanan kimseyi sorgulayarak ona gerçekte bir şey bilmediğini gösterirdi. Maiotik (düşünce doğurtma) ile de bir ko­nuda bir şey bilmediğini sanan kimseye yönelttiği so­rular ve aldığı yanıtlarla o kimsenin aslında o konuda çok şey bildiğini kanıtlardı. Bu yaptıklarını da ebe olan annesinin yaptıklarına benzetirdi. "Annem, nasıl var olan bir bebeğin dünyaya gelmesine yardımcı oluyor­sa öğretmen de öğrencisine yeni bir şey öğretmez; ancak onun aklında var olan bilgileri gün ışığına çıkarır. Çünkü bil­giler aklımızda doğuştan vardır." derdi. Böylece "kesin ve genel geçer bilgi"nin var olduğunu ve bilginin doğuştan geldiğini savunurdu.

    Platon (M.Ö. 427-347)
    Platon da öğretmeni Sokrates gibi rasyonalist bir filozoftur. Zorunlu, kesin, genel geçer bilginin varlığı ve bu bilginin doğuştan geldiği görüşündedir. Ona göre bu tür bilgileri duyu organları sağlayamaz; çünkü bilgi duyusal algı­lardan oluşsaydı kişiden kişiye değişir, başka bir de­yişle göreli (rölâtif) olurdu. Örneğin, aynı su bir ele j sıcak diğer ele soğuk gelebilir; aynı limonatayı birisi , tatlı bir başkası ekşi bulabilirdi. O zaman hiçbir şey hakkında "Bu şudur." diye kesin bir yargıda buluna- 1 mazdık. Ancak "Bu şey bana göre ve şu anda böyle- V dir." diyebilirdik. Bu da "İnsan her şeyin ölçüsüdür." diyen sofist düşünür Protagoras'ı haklı çıkarırdı.
    Platon'a göre doğru bilgi ancak nesnel olan bilgidir ve böyle bir bilgi de vardır. Bunun için matematik bilimine göz atmamız yetecektir. Örneğin, "2x2 = 4" böyle bir bilgidir. Bu bilgi insandan insana değişmeyen, herkes ve her zaman için geçerli bilgidir; çünkü akla dayanır.

    [​IMG]

    Resim 2.5: Platon hem bir düşün hem de eylem adamıdır. Ona göre; "Devlette iyi yöneticiler her şeyin temelidir." Bu bakımdan "Ya yöneticilerin filozof ya da filozofların yönetici olmaları gerekir."

    Platon, doğru bilginin varlığını idealar kuramından yararlanarak açıklar. Bu kurama göre birbirinden tümüyle farklı olan iki ayrı varlık alanı vardır. Biri nesneler dünyası diğeri idealar dünyasıdır. Birincisi sürekli olarak oluşan, değişen ve yok olan nesnelerin dünyasıdır. İkincisi ise öncesiz ve sonrasız (ezelî ve ebedî) olan ideaların dün­yasıdır. İdea değişmez öz, şeylerin ilk örneğidir. İdealizm ise varlığın özdeksel (maddesel) yapıda olmayıp düşün­ce cinsinden olduğunu ileri süren öğretidir. Asıl gerçek olan idealar dünyasıdır; her şeyin aslı oradadır. Bunlar da ancak akılla kavranabilir. Duyu organları aracılığı ile algılanan nesneler dünyası ise idealar dünyasının bir kopya­sı, bir gölgesidir. Söz gelimi odamızdaki masa gerçek bir masa değildir. Yalnızca gerçek olan masa ideasının bir kopyası ya da bir gölgesidir. Bu nedenle duyusal algıların verdiği bilgi doğru bilgi olamaz. Buna karşılık akılla el­de ettiğimiz ideaların bilgisi kesin ve genel geçer bir bilgidir.

    Platon idealar dünyasını bilmemizi ruhun ölümsüzlüğüne dayandırır. Ona göre ruh, idealar dünyasından bu dünyaya gelmiştir. Bu bakımdan ruhun her iki dünya ile ilişkisi vardır. Duyular dünyası insana önceden bildiklerini anımsatır. Anımsamak ise bilmek demektir; çünkü anımsadıklarımız gerçek bilgilerdir.
    Gerek Sokrates gerekse Platon bilginin doğuştan geldiği, başka bir deyişle doğuşla birlikte akılda var olduğu görüşündedirler. Daha sonra gelen rasyonalist filozoflar aklın bu anlamda bir bilgi taşıyıcısı olduğunu kabul et­mezler. Onlar için akıl bilgi taşıyıcısı değil, üreticisidir. Akıl, yapısı gereği dış dünyadan aldıklarını bilgi hâli­ne getirir. Gerçek anlamda rasyonalizm de budur.

    Aristoteles (M.Ö. 384-322)
    Aristoteles öğretmeni Platon'un bilgi anlayışına karşı çıkar. Platon, bir şeyi bilmek, o şeyin idealar dünyasındaki aslını tanımak demektir, diyordu. Oysa Aristoteles, ideaları nesnelerden bağımsız varlıklar olarak düşünmez. Ona göre idealar, içeriklerini duyusal dünyadan alırlar.
    Aristoteles'e göre "gerçekten var olanlar" tek tek şeylerdir: İnsandır, yazı tahtasıdır, bahçedeki erik ağacıdır, şu anda var olan devlettir. Yoksa görmediğimiz "idealar" değildir. Ancak, tek tek şeyleri ya da olayları bir kavram altında toplamak, kavramları da birbirleriyle bağlayarak tümel önermeler elde etmek gerekir. Çünkü bilgiye ancak tümel önermelerle varılabilir. Tümel önermeler içinde tekiller olduğundan yapılacak iş tekilleri tümellerden üretmektir. Bunun yolu da tümden gelim, en yetkin örneği ise tasım (kıyas)dır.
    Aristoteles'e göre bilgi edinme yetisi (meleke) akıldır. Akıl da edilgin (pasif) ve etkin (aktif) olmak üzere iki türlüdür. Edilgin akıl duyuları saptayarak bilgimizin içeriğini sağlar; ama du­yusal olan varlıklardan ussal (aklî) olan gerçekleri yaratan etkin akıldır. Başka bir deyişle bilginin malzemesini edilgin akıl, yani duyular verir; onu biçimlendiren ise etkin akıldır.
    Aristoteles rasyonalist bir filozoftur; ancak onun rasyonalizmi kendinden önceki filozoflardan farklıdır. Ona göre insanın doğuştan getirdiği bilgileri yoktur; ama duyu organlarınca elde ettiği verileri işleme ve tümel kavram­ları oluşturma yeteneği vardır. Bu görüşünü şöyle belirtir. "Bilgi duyumla başlar; ancak duyum değildir. Bil­gide duyumun yanında başka bir öğenin, aklın işe karışması söz konusu olmazsa asla bilim ve felsefe meydana gelmez."

    [​IMG]
    Resim 2.6: Aristoteles

    Orta Çağ Rasyonalistleri
    Orta Çağ, Batı Roma İmparatorluğu'nun yıkıldığı 476 tarihinde başlar; Fatih Sultan Mehmet (1432-1481 )'in İstanbul'u fethettiği 1453'e ya da Kristof Kolomb (1451-1506)'un Amerika'yı keşfettiği 1492'ye kadar sürer. Orta Çağda rasyonalizmi temsil eden en büyük filozoflardan biri Fârâbî'dir.

    Fârâbî (870-950)
    Fârâbî Türk asıllı bir filozoftur. Türkistan'ın Farab kentinde doğduğu için bu adla anılmıştır. Asıl adı Ebu Nasr Muhammed bin Tarhan bin Uzluğ'dur. Bağdat'a gelerek mantık, felsefe, matematik öğrenimi görmüş; müzikle yakın­dan ilgilenmiştir. "Büyük Müzik Kitabı" adlı bir eseri vardır. Felsefe eserleri içerisinde en tanınmış olanı "Fusus ül Hikem (Bilgeliğin Değerli Taşları)"dir.

    [​IMG]

    Resim 2.7: Fârâbî'ye göre insanın en güvenilir yetisi akıl, en yüce erdem bilgidir.

    İslâm felsefesinin kurucusu sayılan Fârâbî, Aristotelesçi bir düşünürdür. Bilgi hakkındaki görüşleri onunkiler gibidir. Fârâbî'ye göre de biri duyusal, di­ğeri ussal (aklî) olmak üzere iki tür bilgi vardır. Duyusal bilgiler, duyu organ­larınca algılanan, tekil olan bilgilerdir. Bunlar tekil olduklarından bilimsel bil­gi değildirler; ama onun maddesini oluşturarak bilimsel bilgiye olanak sağlar­lar. Akıl da bu tekil bilgileri biçimlendirerek ve birtakım kalıplara sokarak ge­nel kavramlara ve yargılara dönüştürür. Böylece kesin ve genel geçer bilgile­re ulaşılır. Ona göre insanın en güvenilir yetisi akıldır. İnsan, aklın ilkelerine ve mantığın kurallarına uyarak ele aldığı her konuyu çözümleyebilir. Nitekim Aristoteles'in felsefesini İslâm inancıyla uzlaştırmak istemiş ve bunu mantık kurallarına dayanarak gerçekleştirmeye çalışmıştır.
    Fârâbî en yüce erdemin bilgi olduğu görüşündedir. Aklın, edindiği bilgi­lerle iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, güzeli çirkinden ayırabildiğini belirtir. Ona göre, evrendeki varlıkları bilen ve bundan yaşam için doğru anlamlar çı­karan kişi Tanrı'ya ulaşmanın yolunu bulmuş demektir.

    Yeni Çağ Rasyonalistleri
    Bu çağın önde gelen rasyonalist düşünürleri FransızDescartes,HollandalıSpinoza,AlmanLeibnizile Hegel'dir. Bunlardan en çok etkili olan Descartes ile Hegel'in görüşlerini ana çizgileriyle belirtelim.

    René Descartes (1596-1650)
    Descartes modern felsefenin kurucusu sayılır. Felsefî düşünceyi dinsel ve siyasal her türlü otoritenin baskısın­dan kurtarmaya çalışmıştır. Bir filozof olduğu kadar matematik ve fizik bilginidir de. Cebirin geometri alanına uy­gulanması demek olan analitik geometrinin kurucusudur. Felsefe açısından en önemli eserleri "Yöntem Üstüne Konuşma", "Felsefenin İlkeleri" ve "Metafizik Düşüncelerdir.

    [​IMG]

    Resim 2.8: René Descartes
    Descartes'in felsefesi için sosyolog Alfred Weber şöyle diyor: "Descartes' ın felsefesi... yüzyılın isteğini dile getiriyordu: Bilim alanında otoritelerin yıkılması ve aklın bağımsızlığı."

    Descartes'a göre bilgi ya duyu organlarından ya düş gücünden ya da doğuştan gelir. Tanrı, ruh, uzay ve tüm matematik düşünceler doğuştan gelirler; ancak doğuştan gelen düşünceler bizde, doğduğumuz anda hazır kalıp­lar hâlinde bulunmazlar. Bu düşünceler tıpkı irsî hastalıklara benzer. Nasıl irsî hastalıklar yeni doğan bebekler­de kesinkes görüleceği anlamı taşımaz; ama hastalığa yakalanma olasılığının yüksekliğini gösterir ise bunun gibi doğuştan gelen düşünceler de doğduğumuzda hazır olan düşünceler değildir. Bizde hazır olan, bu düşünceleri doğuran yeteneklerdir. Örneğin, bunlardan biri sağduyudur. Descartes sağduyunun insanlar arasında en iyi bölü­şülmüş şey olduğu kanısındadır.
    Descartes'in rasyonalizmi, iyi yönetilen her zihnin kesin, genel geçer bilgiye ulaşabileceği görüşüne dayanır. Bu bakımdan eserlerinde felsefeye yeni temeller arar ve aradığı sağlam temeli "Düşünüyorum; demek ki va­rım." da bulur.
    Descartes bu sonuca, şüphe edebileceği her şeyden şüphe ederek varır. Söz gelimi duyu organlarımızın veri­lerinden şüphe eder. O, duyu organlarımızla algıladığımız dış dünyanın gerçekliğinden de tüm yaşamın bir rüya­lar âlemi olup olmadığından da şüphelenir. Ona göre kesin bilgi, işte bu şüphe edişten çıkmaktadır: "Şüphe ettiğim sürece kendisinden şüphe edemeyeceğim şey, şüphe etmekte oluşumdur. Oysa şüphe etmek düşün­mek demektir. Öyleyse 'düşünme'den şüphe edemem. Düşündüğüme göre, düşünen biri olarak var olmam gerekir. Çünkü düşündüğüm hâlde var olmamam olanaksızdır. Buradan 'Düşünüyorum; demek ki varım (Cogito ergo sum).' sonucuna ulaşmış olurum."
    Descartes, çıkardığı bu sonucu bir akıl yürütme (usa vurma) olarak kabul etmez; kabul edilmesini de istemez. Ona göre bu sonuç araçsız, doğrudan doğruya kavranan, yaşanan, apaçık, kesin bir bilgidir; kaynağı ise sezgi ve tümden gelimdir. Böylece o, felsefesine temel taşı olacak ilkeyi bulur. Bu ilkeden hareketle kendisinde var olan yetkinlik (kemal) fikrinden tanrıyı ve en yetkin (mükemmel) olan tanrının bizi aldatmayacağı görüşünden de dış dünyanın varlığını kanıtlar. Dikkat edilecek olursa Descartes'taki rasyonalizm, insanın mutlak hakikatlere ulaşa­bileceğine, örneğin tanrıyı ve ruhu bilebileceğine inandığı için dogmatik bir rasyonalizmdir.

    Hegel (1770-1831)
    George Wilhelm Friedrich Hegel (Georg Vilhelm Fridrih Hegel) teoloji öğrenimi görmüş, yaşamının son yılla­rını Berlin Üniversitesinde felsefe profesörlüğü yaparak geçirmiştir. Başlıca eserleri "İsa'nın Hayatı", "Zihnin Fenomenolojisi", "Mantık" ve "Felsefe Ansiklopedisi"dir.
    Hegel, Alman idealizminin ve rasyonalizminin en önemli filozofu olarak kabul edilir. Felsefesinin çıkış nokta­sı akıldır. Hegel'e göre, deneye hiç başvurmadan sırf düşünce (spekülasyon) ile kesin bilgiye ulaşılabilir; çünkü özne ile öznenin yöneldiği nesne aynı aklın değişik biçimlenmeleridir. Nesnenin kendisi de özne gibi ussaldır. Her ussal (rasyonel) olan şey de gerçek (reel)tir. Hegel, duyu organlarınca elde edilen bilginin kesin, genel geçer olamayacağı, bize varlığın özünü veremeyeceği kanısındadır. Ona göre kesin bilgi ancak kavramlar üzerinde dü­şünerek sağlanır. Nitekim onun gözünde felsefe, nesnelerin düşünce ile görülmesi, başka bir deyişle evrenin dü­şünülerek gözden geçirilmesidir. Düşünme kavramla yapılır; bundan dolayı kavram felsefenin ana konusudur.
    Hegel felsefesinin merkezinde gelişme kavramı bulunur. Felsefeye katkısı da özellikle bu konuda olmuştur. Hegel'in felsefedeki önemi, her şeyin değişim ve hareket hâlinde, birbirine bağlı olduğunu düşünmesi ve ilk kez
    Herakleitos'ta görülen diyalektik yöntemi geliştirmesinden kaynaklanmaktadır. Ona göre ruh (düşünce) ve evren (madde) sürekli değişim içindedir ve bu değişmede ruhun yeri ve önemi önde gelir. Yani düşüncede meydana ge­len değişmeler maddedeki değişmelere yol açar.

    [​IMG]

    Resim 2.9: Friedrich Hegel'e göre; "Saf ve sağlam kalabilmiş bir ruh, hakikate ulaşmak ihtiyacını duyar; felsefe de hakikatin ülkesinde oturmaktadır."

    Hegel'e göre her şey üç aşamalı bir gelişme sonucu gerçekleşir. Bu aşamalar tez, antitez ve sentezdir. Diye­lim ki belli bir kavramı düşünüyorum. Söz gelimi bu kavram varlık (tez) olsun. Bunu düşününce hemen karşıtını düşünürüm: yokluk (antitez). Burada ortaya çıkan çatışma beni uzlaştıracak bir kavram bulmaya götürür: oluş (sentez). Somut bir örnek verelim: çiçek (tez), çiçeğin yok olması (antitez), meyve (sentez). Çiçek meyvenin orta­ya çıkmasına yol açar; ama meyvenin ortaya çıkması için çiçeğin yok olması, ortadan kalkması gerekir. Demek ki her olmakta olan şey, hem var olan hem de yok olan şeydir.
    Hegel, bir yandan her şeyin değişme ve gelişme içinde olduğu anlayışıyla, öte yandan "Nesnenin kendisi de özne gibi rasyoneldir." görüşüyle kendinden önce gelen rasyonalist filozofların karşılaştığı iki önemli güçlükten sıyrılmaya çalışmıştır.
    Rasyonalizmin karşılaştığı birinci güçlük, aklı ve düşünmeyi hep aynı kalan, değişmeyen bir şey olarak gör­mesi olmuştur.
    Rasyonalizmin karşılaştığı ikinci güçlük de şudur: Bu öğreti aklı, doğadan ayrı bir öz, farklı bir varlık olarak ele alıyor. Böylece akıl ile nesne arasında bir ikilik yaratıyor. Bilgi, özne ile öznenin yöneldiği nesne arasındaki ilişkiden doğmaktadır. O zaman "Bu ilişki nasıl kurulabiliyor?" sorusu ortaya çıkıyor. Başka bir deyişle birbirinden tümüyle ayrı yapıda olan bu iki varlık (akıl ile nesne) nasıl oluyor da birbiriyle çakışabiliyor ve bunun sonucun­da "bilgi" oluşuyor? Bu açıdan bakıldığında rasyonalizm bilgi sorununu çözememiş görünmektedir.
    İlk rasyonalistlerden Sokrates ve Platon bilgilerimizin doğuştan olduğuna inanıyorlardı. Bu görüşün tutunama- yacağı anlaşılınca sonraki rasyonalistler, deneyden de gelen bilgilerimiz olabileceğini kabul ettiler. Ancak onlar da deneyin, insan aklında yaratılıştan var olan bazı ilkeler, formlar sayesinde bir anlam kazandığını ileri sürdüler. Bu durum rasyonalizmi şu türden sorularla karşı karşıya getirmiştir: "İnsan aklı bir defaya özgü olarak mı yaratıl­mıştır?", "Akıl yaratıldıktan bu yana hiçbir değişim, hiçbir evrim geçirmemiş midir?"...
    Rasyonalizm hakkında verdiğimiz bilgiler, bu öğretinin insan aklını (zihnini) tüm insanlar için aynı ve değiş­meyen bir şey olarak ele aldığını göstermektedir. Oysa çağdaş psikoloji ve antropolojinin insan beyni ve onun bir işlevi olan düşünme üzerinde yaptıkları araştırmalar aklın da değişmekte ve evrimleşmekte olduğunu göster­miştir. Nitekim Hegel "Özne ile öznenin yöneldiği nesne aynı aklın değişik şekillenmeleridir; nesnenin kendisi de özne gibi ussal (rasyonel)dır." diyerek, akıl ile nesne arasındaki ikiliği (düalizmi) ortadan kaldırmak gereğini duymuştur.

    b. Empirizm (Deneycilik)
    Empirizm (deneycilik); bilgilerimizin duyu ve algıdan geldiğini, deneyden türediğini ve aklımızda doğuştan olan hiçbir bilgi, düşünce ve ilke bulunmadığını ileri süren bilgi öğretişidir. Kısaca; "Bilginin kaynağı nedir?" so­rusunu "Deneyimdir." diye yanıtlayan öğretidir.

    Empirizm, rasyonalizmin karşıtıdır. İnsan zihninde doğuştan gelen hiçbir düşüncenin, hiçbir ilkenin bulunmadığını savunur. Başka bir deyişle düşünmenin yasaları da denilen özdeşlik, çelişmezlik, yeterli neden, üçüncü hâlin olanaksızlığı ilkelerinin; matematikteki kavramların, aksiyomların, tanrı fikrinin vb. aklımızda doğuştan bulunmadığını ileri sürer.
    Empirizmin en yalın biçimini İlk Çağ ahlâkçılarından Epikuros (M.O. 341 -270)'ta görmekteyiz. Ona göre bü­tün bilgilerin ilk kaynağı duyudur. Duyulardan kuşku duymak gereksizdir. "Mühür, bal mumuna nasıl tıpatıp kendi izini bırakırsa eşya da bizde belli izler bırakır." Epikuros'a göre yanılgı duyulardan değil, aklın ekledi­ği yargılardan gelir.
    Orta Çağda skolastik düşünüşün egemen olması nedeniyle empirizm bir sistem olarak varlığını sürdürememiş­tir.
    Empirizmi John Locke kurmuş, David Hume da bu öğretinin önde gelen temsilcilerinden biri olmuştur. Şimdi Lock ve Hume'un görüşlerini ana çizgileriyle görelim.

    Skolastik Düşünüş
    Orta Çağın kendine özgü asıl felsefesi skolastik felsefedir. Bu felsefeye "skolastik" denilişinin nedeni manastırlarda, kilise okullarında gelişmiş olmasıdır. Scola, Latincede okul demektir. Skolastik felsefe, kilisenin temelini attığı Hristiyan öğretisini bir tür sistemleştirme çabasıdır. Platon ile Aristoteles'in felsefelerinin harmanlanmasın­dan oluşmuştur. 9. yüzyılda başlayan bu hareket 15. yüzyılda dinle felsefenin ayrılmasıyla son bulur.

    Skolastik düşünüşe göre hakikatler "Kutsal Kitap"ta açıklanmıştır. Bu nedenle onları aramanın bir anlamı yoktur. Yapılması gereken, dogmaları yani tanrısal hakikatleri yeni kuşaklara, öncelikle de din adamlarına aktarmak ve öğretmektir. Bu da inanç konularını kavranılır, kanıtlanır hâle getirmekle mümkündür. Bu dönem düşünür­lerinin felsefe ile ilgilenmelerinin asıl nedeni budur.

    John Locke (1632-1704)
    Locke, 18. yüzyılı etkileyen filozofların önde gelenlerinden biridir. En tanınmış eseri "İnsan Zihni Üstüne Bir Deneme" adını taşır. Locke bu kitabında doğuştan bilginin olmadığını, bilgilerimizin deneyden ve alışkanlıklardan geldiğini savunur. Ona göre, bilgi­ler doğuştan olsaydı cahil ya da budala dediğimiz bir kişinin de akıl ilkeleri, matematik kavramları, aksiyomlar ve tanrı hakkın­da bilgisi olması gerekirdi. Oysa gerçek böyle değildir. Nitekim bugün tanrı hakkında hiçbir düşüncesi olmayan ya da onu an­latacak sözcükleri olmayan toplumlar vardır.

    İngiliz filozofuna göre insan zihni dünyaya boş bir levha (tabula rasa) olarak gelir. Duyular ve deneyler bu levhayı zamanla doldururlar. O, bu görüşünü şöyle dile getirir: "Zihinde bulunan hiçbir düşünce yoktur ki daha önce duyularda bulunmamış ol­sun." Locke'a göre bilgiyi oluşturan iki çeşit deney vardır: Biri dış de­ney, diğeri deneydir.

    [​IMG]

    Resim 2.10: John Locke'a göre zihin başlangıçta boş bir levha (sayfa)dır. Bütün fikirlerimizin kaynağı deneydir. Önemli olan, dış şeyler için duyum; iç olgular için düşünmedir. İnsan zihninde bu ikisinden gelmeyen bir tek fikir yoktur.

    Birincisi dış dünyayı duyularla tanımamızı sağlar. İkincisi kendi içimizde oluşan olayları, başka bir deyişle zihnimizin çeşitli işlemlerini bize bildirir. Locke'a göre bütün bilgi ve düşüncelerimiz bu iki kaynaktan elde edilir. Felsefe terminolojisinde kaynağı deney olan bu tür bilgilere aposteriori bilgiler denir. Locke'a göre her türlü bilgi aposterioridir.
    Locke, insanlarda biri yalın, diğeri bileşik olmak üzere iki çeşit tasarım olduğu görüşündedir. Yalın tasarımlar, duyumlar ve ruhsal olaylarla ilgili tasarımlardır; bilgilerimizin malzemelerini oluştururlar. Bu tür tasarımların uzanılmasında insan zihni edilgen(pasif)dir. Örneğin; sıcak, soğuk, acı, katı, sevgi, korku yalın tasarımlardır. Bileşik tasarımlar ise zihin tarafından üretilir. Zihin, yalın tasarımları düzenleyerek, birleştirerek bileşik tasarım hâline getirir. Bu da zihnin "düşünme gücü" ile olur. Bu tür tasarımların kazanılmasında zihin etkin hâlde bulu­nur. Soy, canlı, insanlık gibi genel ve soyut kavramlar bileşik tasarımlardır.
    Locke, nesnelerde bulunan nitelikleri birincil nitelikler ve ikincil nitelikler olmak üzere ikiye ayırmıştır. Renk, koku, ısı, tat gibi ikincil niteliklerin özneye, yani algılayana bağlı olduklarını ve bunların duyum ya da tasarım­lardan oluştuklarını göstermiştir. Cisimler ne durumda bulunurlarsa bulunsunlar, onlardan ayrılmayan, boşlukta yer kaplama, biçim, katılık gibi birincil niteliklerin ise özneden bağımsız olarak, yani dış dünyada kendi başla­rına var olduklarını ileri sürmüştür. Görülüyor ki Locke, rasyonalistlerin görüşlerine karşı çıkan bir filozoftur. Deneyden gelmeyen birtakım bilgilere sahip olduğumuz varsayımını bir düş, bir yanılgı olarak görmekte ve tüm bilgilerimizin deneyden geldiğini göstermeye çalışmaktadır.

    David Hume (1711-1776)
    Locke'tan sonra empirizmi İskoçyalı bir filozof olan David Hume (Deyvit Hiyum) geliştirmiştir. Hume, insan zihnini düzenleyen bütün ilkelerin deneyden geldiğini ileri sürer. Ona göre "doğa yasaları" gibi "düşüncenin ya­saları" da insanın alışkanlıklarından başka bir şey değildir.

    Hume'un bilgi kuramı ile ilgili eseri "İnsan Doğası Üstüne Bir İnceleme" adını taşır. O, bu eserinde tasarımların kaynağım araştırır ve zihnimizde bulunanları izlenimler ve fikirler olmak üzere ikiye ayırır:
    İzlenimler (impressions); duyumlar, duygulanmalardır. Görürken, işitirken, sever ya da nefret ederken algıla­dıklarımız ve hissettiklerimiz bu gruba girerler. İzlenimler canlı ve güçlü olurlar.
    Fikirler (idealar) ise duyum ve duygulanımların soluk izleri ya da kopyalarıdır. Bunların bilincine ancak her­hangi bir izlenime yönelip onun üzerinde durduğumuzda varırız.
    Hume'a göre düşünmenin alanı oldukça dardır; çünkü düşünme duyumlarla elde ettiğimiz malzemeyi düzen­lemek, genişletmek, daraltmak, ayırmak ya da birleştirmekten öteye geçemez. Şu hâlde izlenim olmadan fikir, fi­kir olmadan da tasarım olamaz. Bu yargı, yalın tasarımlar için olduğu kadar bileşik tasarımlar için de geçerlidir. Tanrı tasarımı da bu yoldan oluşmuştur. Ona göre, insan iyilik ve bilgelik idealarını duyumların sağladığı izlenim­lerle edinmiştir. Bunların genişletilmesi ile de tanrı tasarımına varmıştır. O hâlde tanrı tasarımının temelinde de izlenimler bulunmaktadır. Başka bir deyişle, tanrı kavramı, insan zihninde doğuştan var olan bir kavram değildir.

    [​IMG]

    David Hume

    Hume "düşünme yasaları" denilen özdeşlik, çelişmezlik ve nedensellik ilkelerinin de deneyden geldikleri­ni ileri sürer ve onları zihinsel alışkanlıklar ya da çağrışımlarla açıklamaya çalışır. Örnek olarak bunlardan neden­sellik ilkesini ele alalım: Nedensellik ya da yeterli neden ilkesi, doğada olup biten her olayın bir nedeni olduğu­nu ve hiçbir şeyin nedensiz olup bitmediğini ifade eder. Hume'a göre bizde bir nedensellik (neden-sonuç) tasarı­mı vardır; ama bu tasarımın kaynağı sayabileceğimiz izlenimler yoktur. Örneğin, "a" olayını "b" olayının nedeni saymaya kalkarsak ne "a" nın algısında ne de "b" nin algısında bir nedensellik bağlantısı buluruz. Burada nede­ni de etkiyi de ne görebilir ne de duyabiliriz. Bizim burada algılayabildiğimiz, yalnızca, bu iki olayın birbirinin ardından geldikleridir; ama aralarındaki "neden-sonuç bağlılığı" denilen zorunlu ilgiyi algılayamayız.

    Nedensellik algılanamaz; ancak düşünülebilir. Peki nasıl oluyor da bizde böyle bir tasarım oluşmuştur ve biz onu bildiğimizi sanıyoruz? Hume bu soruyu şöyle yanıtlıyor: "Örnekteki "b" olayının "a" olayının ardından geldiğini birçok kez görünce bizde bir alışkanlık duygusu uyanıp yerleşir. O zaman böyle bir izlenimden doğan bir tasarımı, bir zorunluluğu kavradığımızı sanarak, "a" ve "b" olayları arasındaki ilgiye mal ederiz. Başka bir deyişle bilincimizde birbiri ardından gelen tasarımlar arasındaki öznel (sübjektif) bir bağlantıyı olaylar, nesneler arasındaki nesnel (objektif) bir ilgi hâline sokarız. Oysa tasarımların bilin­cimizde art arda gelmesine ya da bunların bir çağrışım yaratmasına bakarak, bundan olayların kendi aralarında zorunlu bir bağlılık içinde oldukları sonucunu çıkaramayız. Sadece buna inanabiliriz."

    Hume'a göre olaylar arasındaki nedensellik bağı alışkanlığın ya da çağrışımın doğurduğu zihinsel ve öznel bir bağdır. Olaylar arasında, zihnimizden bağımsız nesnel bir nedensellik bağı yoktur. Hume böylece pozitif bilimle­rin dayandığı "nedensellik ilkesi"ni bir Öznel ilgiye, başka bir deyişle bir kabule indirgemiş olmaktadır.

    David Hume, İngiltere'de Francis Bacon ile başlayan ve John Locke ile gelişen empirizmi doruk noktasına çı­karan bir filozoftur. Kendisinden sonra gelen düşünürleri büyük ölçüde etkilemiştir.
    Empirizmin bir biçimi de sansüalizmdir. Sansüalizm (duyumculuk) bütün bilgilerimizin duyumdan geldiğini ileri süren bir öğretidir. Kurucusu Fransız filozofu Etienne Condillac (Etyen Kondiyak, 1715-1780)'tır. Ona göre bütün bilgilerimizin kökeni duyumlarımızdır. Duyu organlarımızın bildirdiklerinin dışında hiçbir bilgimiz yoktur.

    c. Kritisizm (Eleştirel Felsefe)
    Deney ile Aklı Bağdaştırma Çabası
    Ampiristlere (Bacon, Lock, Hume vb.) göre deneye dayanan bilgi doğru bilgidir. Tüme varım da doğru bilgiyi elde etmenin yöntemidir. Onlara göre hiçbir duyum gerçeği olduğu gibi yansıtamaz. Bu bakımdan "mutlak"ı bil­mek olanaksızdır.

    Rasyonalistlere (Platon, Fârâbî, Descartes, Spinoza, Leibniz vb.) göre ise aklımızda deneyden gelmeyen bazı ilkeler vardır. Örneğin; "Doğadaki bütün olayların bir nedeni vardır.", "Bütün, parçalarından büyüktür." düşünce­si tümüyle akla dayanır. Deneyin bu önermeyi doğrulaması deneyden çıktığı anlamına gelmez. Onlara göre akla dayanan bilgi doğru bilgidir. Doğru bilgiyi elde etmenin yöntemi de tümden gelimdir.
    Birbirine karşıt olan bu iki anlayış, gündeme şu soruları getirmiştir: "Bilgiyi sağlamada deneyin rolü nedir?", "Bilgiyi sağlamada aklın rolü nedir?" Bu soruların yanıtlarını Kant bulmaya çalışacaktır.

    Immanuel Kant (1724-1804)
    Alman filozofu Kant felsefe ve matematik öğrenimi görmüş, doğduğu Könis- berg'de felsefe profesörlüğü yapmıştır. Bilgi kuramı ile ilgili en tanınmış eserleri "Saf Aklın Eleştirisi", "Pratik Aklın Eleştirisi" ve "Yargı Gücü­nün Eleştirisi" adlarını taşır. Kant eserleriyle düşünce dünyasını bü­yük ölçüde etkilemiş ve modern felsefenin en önemli temsilcilerin­den biri olmuştur.
    Kant felsefesinin önde gelen özelliği bir eleştiri felsefesi ol­masıdır. Bu nedenle felsefesine kritisizm (eleştiricilik) denir.
    Daha önce bilginin değerini inceleyen üç öğretiden söz etmiştik. Bunlar dogmatizm, septisizm ve rölativizmdir. Dogma­tizm mutlak gerçeğin elde edilebileceğini; septisizm, hiçbir şekil­de mutlak bilgiye ulaşılamayacağını; rölativizm ise bilginin birta­kım koşullara bağlı olduğunu, bu nedenle ancak göreli bilgilere sa­hip olunabileceğini ileri süren öğretidir.

    [​IMG]

    Resim 2.11: Immanuel Kant, Saf Aklın Eleştirisi"nde şöyle der: "Nesneler bize algılamalarımızı oluşturan duyu etkilenimleri olarak verilirler. Bunlar daha sonra akıl tarafından ele alınıp, kavramlarımızı şekillendirirler."

    Kant, gençliğinde "dogmatik ve rasyonalisttir. Yani kesin bilginin el­de edilebileceğini ve akılda doğuştan gelen bazı tasarım ve ilkelerin varlığını kabul etmektedir. Bu döneminde özellikle rasyonalist bir filozof olan Leibniz'in etkisi altındadır; ancak ampirist Hume'u okuduktan sonra​
    dogmatik

    uykusundan uyanacak ve aklın, mutlak varlığı kavramasının olanaksızlığını ileri sürecektir.

    Dogmatik uykusundan uyanan Kant aklın gücünün nerede başlayıp nerede bittiğini, "bilgi"nin de kesin ve ge­nel geçer olup olmadığını incelemeye başlar. Karşıt görüşler olan rasyonalizm-empirizm ve dogmatizm-septisizm öğretilerini, her birinin hakkını verecek bir tarafsızlıkla eleştiriden geçirmeye çalışır.
    Kant bilgi hakkında vardığı sonucu şöyle dile getirir: "Bütün bilgi deney ile başlar; fakat deneyden doğ­maz." Kant'a göre zaman bakımından deneyden önce gelen hiçbir bilgi yoktur. Deney bilginin ham maddesini sağlar; ancak böyle olması, bilginin deneyden çıktığı anlamına gelmez. Çünkü bilgi için, deneyin yanında başka bir işleme de gerek vardır. O da şudur: Deneyle elde edilen ham maddenin bir biçime, bir düzene sokulması ge­rekir. Bu biçimlendirme işi zihinde bulunan birtakım zihin formları (kalıpları) sayesinde olur. Bu formlar ise de­neyden gelmez, apriori (önsel)dir. Alman filozofu bu konudaki görüşünü şöyle somutlaştırır: "Deney olmadan kavramlar boş, kavram olmadan deneyler kördür." Deney olmaksızın, kavramların boş olması durumuna metafizik, kavram olmaksızın deneylerin kör kalması durumuna da kavram oluşturamayan hayvan deney (im)leri örnek olarak verilebilir.

    Kant'a göre bilgi, bir yanı ile deneye, öbür yanıyla deneyden gelmeyen yargı formlarına dayanır. İnsan zihnin­de deneyden gelmeyen, apriori olan on iki yargı formu (Kant bunlara kategori diyor.) vardır. Bu apriori zihin form­ları, deneyin sağladığı ham maddeye biçim ve düzen verirler. Böylece bilgilerimiz elde edilmiş olur.

    Ancak bu bilgi fenomen (duyularla algılanabilen şey)lerin bilgisidir; çünkü biz, zihnin formlarına göre biçimlenmemiş şeyin kendisi (numen)ni bilemeyiz. Numen özü gereği bilinemez. Biz nesnelerin ancak görünüşlerini bilebiliriz. O hâlde bilgi mutlak değil, insana göredir; başka bir deyişle görelidir. Zihnin formları tüm insanlarda aynı olduğu için de bilgi, herkes için kesin, zorunlu ve genel geçerdir. Görüldüğü gibi Kant'a göre insan bilgisi fe­nomenlerle sınırlıdır. Numen alanı ise bilinemez. Örneğin; tanrı, ruh, ölümsüzlük ve ahiretin genel geçer bilgisi­ne ulaşılamaz; çünkü bunlar duyu yoluyla algılanamazlar.
    Kant, salt bir gerçeğin (numen, kendinde şey) var olduğunu kabul ettiği hâlde, onun nasıl bir şey olduğunu bi- lemeyiş çıkmazından, saf aklın yerine pratik aklı yani ahlâkı koyarak kurtulmaya çalışır. Ona göre akıl yalnızca oir bilme yetisi değil, aynı zamanda eylemlerimizi düzenleyen bir yetidir. Kant saf akıl ile ulaşılamayan numen evrenine pratik akıl, yani ahlâk ile ulaşılabileceğini savunur. Çünkü eylemi konu alan ahlâk; iyiye, ödeve, özgür­lüğe vb.ne inanılmasını gerektirir. Kant'a göre bunlar ahlâk için vazgeçilmez kavramlardır.

    ç. Pozitivizm (Olguculuk)
    Pozitivizm, doğru bilgiye olayların incelenmesiyle ulaşılabilece­ğini ve bu tür bilgileri yalnızca deneysel bilimlerin sağlayabilece­ğini ileri süren bir felsefe sistemidir. Doğa bilimlerinin hızlı geliş­me gösterdiği ve önemli başarılar sağladığı 19. yüzyılda ortaya çıkmıştır.

    Pozitivizmin kurucusu olan Auguste Comte (Ogust Komt, 1798-1857) fen ve matematik öğrenimi görmüş, yaşamını özel ders vererek zor koşullar altında sürdürmüş bir Fransız filozofudur. En önemli eseri altı ciltlik "Pozitif Felsefe Dersleri"dir.

    [​IMG]

    Resim 2.12: Auguste Comte'a göre; "Bir tek mutlak vardır; o da mutlak diye bir şey olmadığıdır."

    Comte'a göre felsefe, duyularımızın bize sağladığı olgulardan (fenomenlerden) hareket etmeli, onların arkasındakilerle uğraşmamalıdır. O da Kant gibi yalnızca fenomenlerin bilinebileceği ve insan bilgisinin göreli oldu­ğu görüşündedir. Kısaca pozitivizm, araştırmayı yalnız olgulara dayandırmakta, deneyle doğrulanamayan sorula­rı anlamsız saymakta ve Kant'ın ahlâkî değeri olduğu için savunduğu metafiziği yadsımaktadır. Bu durumda po- zitivist felsefenin görevi ne olmalıdır? Comte'a göre felsefe deneysel bilimleri model olarak almalı, araştırmaları­nı yalnız olgulara dayandırmalı, deney sonuçlarını sistemleştirerek onları ahlâk, din, siyaset gibi alanlarda kullan­malı ve deneyle denetlenemeyen soruları da konusu dışında bırakmalıdır.

    Comte'a göre insanoğlu artık pozitif aşamadadır ve bu aşamaya uzun bir tarihsel sürecin sonunda ulaşmıştır. Comte bu süreci üç hâl yasası adını verdiği bir yasayla açıklar. Buna göre, insan düşünmesinde birbirinin ardın­dan gelen üç dönem vardır: 1) Teolojik dönem, 2) Metafizik dönem, 3) Pozitif dönem.

    Tablo 2.2: Comte'un Üç Hâl Yasası

    1. Teolojik dönem: Bu dönemde olgular tanrısal güçlerle açıklanır. Söz gelimi ilkel toplumlarda fetişizm (kendilerinde doğaüstü güçlerin bulunduğuna inanılan nesnelere tapma), kent­lerde politeizm (birden çok tanrıya tapma), daha gelişmiş toplumlarda monoteizm (tek tanrıya tapma), olguların açıklanma nedenidir. Nitekim monoteizmde bir olan tanrı, hem evreni yaratan hem de olayları yönetendir.

    2. Metafizik dönem: Tanrının yerini soyut kavramlar ve gizli güçler almıştır. Örneğin, nesnelerin yere ! düşmesinin nedeni, soyut biçimde "doğadaki yerlerini alma çabası" ya da gizli güçlere bağlanarak "boşluktan korkma" olarak açıklanmıştır.

    3. Pozitif (olgusal) dönem: Pozitif (olgusal) dönemde ise olgular arasında değişmez bağlar, yasalar ortaya çıka­rılmıştır. Olgulara deneysel bilimlerin yorumları uygulanmaktadır. Söz gelimi nehir en j aşağıya inmek istediği için değil, evrensel çekim yasasının etkisinde olduğu için akmak­tadır. Bu dönemde insanoğlu, olayları önceden kestirebildiği gibi, olaylar üzerinde et­kisini de artırmıştır.

    Tablo 2.2'de açıklandığı gibi Auguste Comte pozitif bilime büyük bir değer vermekte ve onun yardımı ile hem doğayı hem de toplumu en iyi biçimde düzenlemeyi amaçlamaktadır. Bu aşamada felsefenin de pozitifleşmesi gerekecektir. Felsefenin pozitifleşmesi demek, daha önce de belirttiğimiz gibi düşünmenin teolojik ve metafizik öğelerden arındırılması demektir. O zaman felsefenin konusu, bilimlerin yöntemi ve ilkeleri üzerinde düşünmek olacaktır.

    d. Analitik (Çözümleyici) Felsefe
    20. yüzyılda, özellikle Birinci ve İkinci Dünya Savaşları arasında pozitivizmden kaynaklanan ve neopozitivizm (yeni olguculuk) diye anılan bir felsefe akımı oluştu. Bu akımın başlıca temsilcileri Avusturyalı Ernst Mach(Örnst Mah, 1838-1916), Moritz Schlick(Morits Şilik, 1882-1936), Alman RudolphCarnap(Rudolf Karnap, 1891-1970), Hans Reichenbach (Hans Rayhinbah, 1891-1953) ve Ludwig Wittgenstein (Ludvik Vitgenştayn, 1889-1951 )'dir.

    Pozitivistler gibi neopozitivist filozoflar da metafizik problemlerin çözümü olmadığı görüşündedirler. Bu nedenle bilimsel olanla metafizik olanı birbirinden ayırmaya özen gösterirler. Felsefeyi düşünsel bir etkinlik
    olmaktan çok bir dil analizi (çözümlemesi) olarak algılarlar. Bilimlerin dilini çözümlemeye ve onların kavram vapışını araştırmaya öncelik verirler. İfade aracı olarak da "sembolik mantık"ı kullanırlar.

    Analitik (çözümleyici) felsefe, pozitivizmin çağdaş görünüm kazanmış biçimlerinden biridir. 1930'larda ortaya çıkmış, Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere ve İskandinav ülkelerinde egemen bir akım hâline gelmiştir. Bu felsefe anlayışına göre bilime dayanan bilgi doğru bilgidir. Bir bilginin doğru olup olmadığını anlamak için de bilginin analizi gerekir. Bu amaçla bilimin kullandığı önermelerin kuruluşu ve yapısı incelenir. Buna dil analizi denir. Sağlıklı bir analiz mümkün olan en doğru ve kesin bir dille yapılabileceğinden analitik felsefe dil inceleme­sine büyük önem vermiştir.

    Ludwig Wittgensteinakımın önde gelen temsilcilerindendir. Ona göre dil, önermelerden oluşur ve anlamlı önermeler gerçekliğin resimleridir. Başka bir deyişle dil ile gerçek aynı yapıya sahiptir. Dilin analizi gerçekliğin analizi demektir. Dil ile ifade edilemeyen şeyler ise bilinemez. Wittgenstein daha sonraki yıllarda bu görüşünden vazgeçmiş; önceleri yadsıdığı etik, estetik, dinsel ve metafizik önermelerin de anlamlı olabileceğini ileri sürmüştür.

    Analitik felsefeye göre, felsefede ortaya çıkan sorunlar özellikle iki nedene dayanmaktadır. Bunlardan biri bu­lanık (açık seçik olmayan) mantıksal çıkarımlardır. Diğeri ise değişik anlamları olan sözcüklerdir. Bu iki nedenden kaynaklanan sorunlardan kurtulmanın da iki yolu vardır. Birincisi, bulanık mantıksal çıkarımlar yerine, açık seçik mantıksal çıkarımların oluşturulmasıdır. İkincisi de tek anlamlı sözcüklerden oluşan yapay bir dil dizgesinin (sis­teminin) kurulmasıdır.

    Analitik felsefe dil analizi ve eleştirisi yoluyla felsefî problemleri doğrularken onları bir ayırıma tâbi tutar. Anlamsız ya da anlamdan yoksun olanlara sözde problem der ve bu problemleri felsefenin dışında bırakır.
    Peki, bir önermenin anlamlı ya da anlamsız olmasında "ölçüt" nedir? Görüşün savunucularına göre "Anlam­lı önerme doğrulanabilir bir önermedir. Deneysel yollarla doğrulanamayan önerme ise anlamsızdır." Örneğin, "Dünya bir gezegendir." önermesi bilimsel olarak doğrulanabilir olduğu için anlamlıdır. "Tanrı evrenin yaratıcısıdır." önermesi ise deneysel olarak doğrulanabilir olmadığı için anlamsızdır. Bu ölçüte uygun olarak me­tafiziğin konusuna giren tüm problemler, sözde problem diye nitelenir ve felsefenin dışına itilir. Bilimlerde çözü­lebilecek problemler de ilgili bilim dallarına gönderilir. Böylece felsefe araştırmaları mantık ve bilgi kuramı ile sı­nırlanmış olur. Başka bir deyişle felsefenin konusu gerçek ya da düşünsel nesneler olmaktan çıkar, bilimsel öner­melere ve kavramlara indirgenmiş olur.

    Analitik felsefe; mantık, fenomenoloji, dil bilimi ve bilgi kuramını geniş çapta etkilemiştir. En çok eleştirilen vönlerinden biri, felsefeyi, dilin anlamını tartışan bir tür etkinliğe dönüştürmüş olmasıdır.

    e. Entüisyonizm (Sezgicilik)
    Daha önce incelediğimiz empirizm, kritisizm, pozitivizm ve analitik felsefe öğretileri bilginin insana bağlı ol­duğunu ileri sürmüşler ve göreli bir anlayışı benimsemişlerdir. Şimdi gözden geçireceğimiz entüisyonizm (sezgici­lik) göreli bilginin dışında kendi başına var olan, eş deyişle mutlak olan bilgiye erişebileceğimizi savunmaktadır.

    Doğru bilginin sezgiye dayandığını ileri süren ve bu anlayışla sezgiciliği önceleyen filozoflardan biri 12. yüz­yılda yaşamış olan Gazâlî, diğeri 20. yüzyılın önemli düşünürlerinden Fransız Henri Bergson'dur.

    Gazâlî (1058-1111)
    Gazâlî Horasan'ın Tus kentinde doğmuş, Bağdat'taki ünlü Nizamiye Medresesinde müderrislik yapmış bir İslam düşünürüdür. Geçirdiği bir inanç bunalımı sonucu görevinden ve ailesinden ayrılarak on yıl boyunca Şam, vudüs, İskenderiye, Mekke gibi kültür merkezlerini dolaşmış; her tür "şüphe"den kurtulma yolunu tasavvuf (İslâm "nistisizmi)ta bularak Bağdat'a dönmüş ve doğduğu Tus'ta ölmüştür.
    Gazâlî duyulardan elde edilen verilere güvenilemeyeceğini, aklın da bütün konuları kavramakta yetersiz ol­duğunu öne sürer. Duyular gibi aklın da birçok yanılgının kaynağı olduğunu açıklar. Akla dayanan ve birbiriyle çelişen felsefe sistemlerinin çokluğunu, bunun bir kanıtı sayar.
    Ona göre gerçeği, duyu ve akıl yoluyla bilmek olanaksızdır. İnsanı kesin bilgiye ulaştıran yol başkadır. O yol, gönül yolu başka bir deyişle inanç yoludur. Filozofa göre kesin bilgi, insan gönlüne yüce bir nur (ışık) olarak inen sezgi ile elde edilir.

    [​IMG]

    Resim 2.13: Gazâlî, bilginin sezgi, gerçeğin de tasavvuf yoluyla bilinebileceğini ileri sürmüştür; inanç ile akıldan inancı, din ile felsefeden dini seçmiştir.

    Gazâlî, akla dayanan felsefeye ve bu felsefenin önde gelen temsilcilerinden Fârâbî ile İbni Sina'ya karşı çıkar. Onların din ile felsefeyi (inanç ile aklı) uzlaştırma çabalarını yersiz ve gereksiz bulur; çünkü Gazâlî'ye göre din ile bağdaş­mayan felsefenin değeri yoktur. Felsefenin görevi dine hizmet etmektir.
    Tuşlu düşünür, şüphecilikten yola çıkıp, inançlılıkta karar kılmıştır. Ona göre inanca dayanan din, akla da­yanan felsefeden üstündür; ama bu, Gazâlî'nin aklı önemsemediği anlamına gelmez. Onun şu sözleri akla verdiği önemi belirtir: "Akıl, insanın kuramsal bilgile­ri kavramak için yaradılıştan sahip olduğu yetenektir. Kalbe atılmış bir nur (ışık)dur." Ancak Gazâlî, ilâhî bilgi­yi elde etmek için aklı yetersiz bulur. Doğru bilgiye Tanrı'nın in­san ruhuna akıttığı nur (ışık, sezgi) ile ulaşılabileceğini savunur.

    Henri Bergson (1859-1941)
    Entüisyonizmin kurucusu olan Bergson felsefe profesörlüğü yapmış, Fransız Akademisine üye seçilmiş ve Nobel Ödülü (1927) almış bir Fransız filozofudur. "Yaratıcı Evrim", "Ahlâk ile Dinin İki Kaynağı" en ünlü eserle­ridir.
    Bergson gerçeğin bilinebileceğini ileri sürerek dogmatizmi dirilten bir filozoftur; ancak ona göre gerçek (mutlak) ne akıl ne de duyularla bilinebilir. Gerçeği bilmek için başka bir yetiye gereksinim vardır. O da sezgi ya da iç sezi (entüisyon)dir. Bergson'un öğretisine bundan dolayı entüisyonizm (sezgicilik) denir.
    Bergson tüm gerçekliği yaşamla açıklamaya çalışır. Ona göre yalnızca devinim, oluş, yaşam vardır. Bu görü­şünü şöyle belirtir: "Oluşta, varlıkta olduğundan çok şey vardır."Bergson hem rasyonalizme hem de mater­yalizme karşıdır. Ussal (aklî) yönteme, felsefe yöntemleri arasında yer vermez.

    Bergson'a göre insanda zekâ ve içgüdü olmak üzere önemli iki yeti vardır. Bazı filozoflar gerçeğe zekâ yoluy­la varmak istemişler ve başarısız olmuşlardır; çünkü zekâ, evreni tanımamız için değil, ona egemen olmamız için yaratılmıştır. Zekâ madde alanında geçerlidir; somut olanı parçalara, sürekli olanları bölümlere ayırır ve hareket­li olanı durdurarak inceler. Bu nedenle pozitif bilimler zekânın ürünüdürler. Oysa evren ve yaşam sürekli hareket ve oluşum hâlindedir. Bir uyum aracı olan zekâ sayesinde evrenin ve yaşamın özünü kavramaya olanak yoktur. Demek ki gerçeği tanımak için başka bir yetiye gereksinim vardır. Bu da içgüdüdür. Fransız filozofuna göre, içgü­dü yaşamsal gelişmeyi içinden yakalamaya yardımcı bir yetidir.

    Peki sezgi (entüisyon) nedir? Bergson'a göre sezgi, nesneyi bütünlüğü, canlılığı ve hareketliliği içinde bize ka­zandıran yetidir. Örneğin; iyi bir doktor hastasındaki bütün belirtileri gözler, araştırır ve "bir anda yakalama, kav­rama, sezme" yoluyla tanı(teşhis)ya ulaşır. Doktor gibi filozofun çabası da böyledir.
    Bergson'a göre doktoru tanıya, filozofu gerçeği tanımaya ulaştıran hem zekâ hem de içgüdüden yararlanabil- mesidir. Demek ki sezgi, zekâ ile içgüdünün bileşimidir. İnsan ancak sezgi gücüyle "mutlak"ı tanıyabilir, başka bir deyişle metafizik yapabilir.

    f. Pragmatizm (Yararcılık)
    Pragmatizm, Amerika Birleşik Devletleri ile Büyük Britanya'da yaygınlaşmış bir felsefe akımıdır. Daha çok bu ülke insanlarının yaşam felsefesini ve dünya görüşünü yansıtır. Teoriden çok pratiğe önem verir, adını da buradan alır. Yunanca pragma, eylem anlamına gelir. Pragmatizmin önde gelen temsilcileri C.S. Peirce (Piyırs, 1839-1914), WilliamJames (Vilyım Ceymis, 1842-1910), John Dewey(Con Dövi, 1859-1952) ve Ferdinand C. S. Schiller(Şiiler, 1864-1937)'dir.

    Peirce pragmatizm terimini kullanan ilk kişi olması ve "Bir düşüncenin değeri o düşüncenin pratik amaç­larına bağlıdır." görüşünü ileri sürmesi nedeniyle bazı düşünürlerce pragmatizmin kurucusu sayılmıştır. Ancak pragmatizmin gelişmesini ve bir öğreti durumuna gelmesini sağlayan düşünür W. James'tir.

    William James (1842-1910)
    James, Harvard Üniversitesinde biyoloji, fizyoloji, psiko­loji ve felsefe dersleri vermiş bir filozoftur. "Psikolojinin İl­keleri", "Dinsel Deneyin Çeşitleri", "Pragmatizm" en ün­lü eserleridir.
    W. James'e göre insanın temel amacı kendi varlığını savunmak ve korumaktır. Bu da ancak tavır takınmak, eylemde bulunmakla sağlanabilir. O hâlde düşünce ey- I leme bağlıdır ve düşünceyi eylemden ayırmak yanlıştır.
    Ona göre klasik bilgi kuramları düşünceyi (aklı) ger­çeklikten ayrı bir veri olarak ele almışlar; düşüncenin -ey­lemle ilgisini keserek- doğruluğunu gerçekliğe uygunluğu ile ölçmüşlerdir. Böylece büyük bir yanılgıya düşmüşlerdir; çünkü bir düşüncenin doğruluğu kendisini doğrulayan bir iş ya da ey­lemle anlaşılır. Nitekim ormandaki tilkiyi göremeyen avcı için, orman­da tilkinin bulunuşunun bir anlamı yoktur. Bu da bir düşüncenin doğruluğunun onun yararlı ya da başarılı olma­sına bağlı olduğunu gösterir.
    James'e göre "Bir düşünce yararlıdır, çünkü doğrudur." ya da "Bir düşünce doğrudur, çünkü yararlı­dır." diyebiliriz; çünkü bu iki cümle aynı anlamı taşır.
    "Yarar sağlayan bilgi doğru bilgidir." diyen Amerikalı filozof, bilgi için geçerli olan kuralın toplumsal ku­rumlar, söz gelimi ahlâk ve din için de geçerli olduğu görüşündedir: Eğer din bir kişinin yaşamında bir işe yarı- vor, onu yaşama bağlıyor, sağlıklı ve mutlu kılıyorsa o kişi için din hakikattir. Gene din, bir toplumun gelişmesi­ne, çağdaşlaşmasına katkıda bulunuyorsa hakikattir; tersi sonuç veriyorsa yanlıştır. Görülüyor ki bir pragmatist için hakikat, yararlı olan, başarıya ulaştıran pratik bir sonuç tur. Başka bir deyişle hakikatin ölçütü yarardır, sonuçta­ki başarıdır; klasik bilgi kuramlarının benimsedikleri "nesnel gerçeklikle uygunluk" değildir.
    Pragmatizmin temsilcilerinden biri de 20. yüzyıl eğitiminde çığır açmış bir eğitim bilimci (pedagog) olan John Dewey'dir. Başlıca eserleri "Okul ve Toplum", "Demokrasi ve Eğitim", "Yaşantı ve Doğa"dır.
    Dewey, felsefenin değişen dünyaya uyarak yaşamı, siyaseti, yapıp etmeleri konu edinmesi ve "düşünce"ye farklı açıdan yaklaşması gerektiği görüşündedir. Ona göre düşünce, çevreye uymayı, doğadan yararlanmayı ve mutlu olmayı sağlayan bir araçtır. Bu nedenle öğretisi enstrümantalizm (araççılık) diye anılır.

    [​IMG]

    Resim 2.14: William James'e göre; "Hiçbir kuram gerçek-liği mutlak şekilde dile getirmez. Bütün kuram-lar, kendimizi gerçekliğe uyarlamamızı sağlayan zihinsel formlardır."

    Biyoloji ve psikolojiye dayanan bu öğretiye göre kişi, bir şey yapmak için düşünür ve sonunda düşünce eyle­me dönüşür. Düşüncenin doğruluğu onun yararlı ya da başarılı olmasına bağlıdır. Kişiye yararlı olan ve ona mut­luluk veren düşünceler doğru bilgilerdir. Kısaca, tam ve yetkin bir iş, doğru düşüncenin en ayırıcı niteliğidir.

    Pragmatizm, metafizik sorunlarla ilgilenmez. İnceleme alanını olgularla sınırlar. Bu bakımdan pozitivizmin bir biçimi olarak görünür. Kendine özgü bir hakikat anlayışıyla da rölativizme bağlanır. Bilgi ve hakikati yaşam için birer araç olarak gören pragmatizm, bilgi kuramı açısından savunu­lamaz bir öğretidir. Çünkü bize yarar sağlamayan, ama hakikat olan bilgi olduğu gibi; yarar sağlayan, ama hakikat olmayan bilgi de vardır. Söz gelimi günlük yaşamda yalan bazen yararlı olabilir; ama yararlı olması onun doğru olduğunu göstermez.

    g. Fenomenoloji (Görüngü Bilimi)
    Fenomenoloji (görüngü bilimi) yüzyılımızın önemli felsefe akımlarından biridir. Alman filozofu Edmund Husserl (Edmont Huserl, 1859-1938) tarafından kurul­muştur. Önde gelen temsilcilerinden biri gene bir Alman olan Max Scheler (Maks Şeler, 1874-1928)'dir.

    [​IMG]

    Resim 2.15: Husserl'e göre; 'Nesnesine yönelmiş dinamik bir bilinç, bize fenomenlerin bilgisini verebilir."

    Fenomenoloji özün bilinebileceğini ileri süren bir görüştür. Bu görüşe göre öz, fenomenin içinde vardır ve bilinç onu yakalayabilir. Başka bir deyişle öz, fenomenlerin dolaysız, bir tür sezgi ile kavranılan içeriğidir. Bu id­diasıyla Husserl, metafizik yapmanın olanaklı olduğunu kabul etmiş olur.
    Fenomenoloji aynı zamanda öze ulaşmak için kullanılan bir yöntemdir. Bu yöntemle bir fenomenin öz bilgi­sine varabilmek için önce bütün verilmiş bilgileri bir ayraç (parantez) içine alıp ortadan kaldırmak, yok say­mak gerekir. Bu bakımdan fenomenolojinin yöntemini kullanan düşünür günlük yaşam, toplumsal çevre, din, bi­lim vb. yoluyla elde ettiği tüm görüşleri, kanıları, ön yargıları; ayrıca nesnenin biçim, renk, direnç gibi tüm özel­liklerini bir tarafa bırakmak, onlardan arınmak durumundadır. Husserl'e göre ancak bu yolla duyularla algılanan nesnelerin ötesinde bulunan ideal özlükler alanına ulaşılabilir ve nesnelerin özü kavranılabilir.
    Gelişmesi 20. yüzyılın başlarına rastlayan fenomenolojiden egzistansiyalizm ile yeni ontoloji büyük ölçüde etkilenmiştir.

    [​IMG]

    "Doğaçlama (Sevgi Bahçesi)", (1912)
    Resim 2.16: Rus sanatçı Wassily Kandinsky (1866-1944) sanatın nesnesinin duyularla kavranamayan tinsel varlık olduğu düşüncesindedir. Ona göre biçimin arandı¬ğı yer nesneler dünyası değil, insanın iç dünyasıdır. Kandinsky'nin sanatında amaç, Edmund Hus- serl'ın kurucusu olduğu, 20. yüzyılın önemli felsefe akımlarından biri olan fenomenolojide de olduğu gibi özü kavramaktır.

Sayfayı Paylaş

Bu konu daha önce şu kelimeler aranarak bulundu:

  1. muhur kendi izini birakiyirsa kojuda oyledir felsefenin hangi akimi

    ,
  2. bilginin imkanı problemi temsilcileri tablosu