Varoluş Öyküleri 2 / Temas

0
1048

O uzunca masadan hep birlikte güzel bir sohbetin doygunluğu ile kalktık. Birkaç şişe rakı tüketmiş saatlerce gülmüş ve geçmişimizden bugüne dek heybemizde biriktirdiğimiz anı namına ne varsa ortaya saçmış bunu da kahkahalarımız ile yahut yeniden hatırlamanın tebessümü ile süslemiştik. Lakin hepimizin üzerinde değişik bir yorgunluk vardı. Masadaki benim dışımdaki dört kişi yerine birilerini koyamayacağım kadar kıymetli bir kadın bir erkek dostum, diğer ikisi de dostlarımın eşleriydi. Hatta bu masada yıllarca artı birinci kişi olmam ve her zaman masadaki insan sayısının iki’ye tam bölünememesine sebep olmam gibi birkaç şaka yapılmıştı; gülümsedik…

Aynı bölgede oturdukları için dört arkadaşım içten ve uzunca bir vedalaşmadan sonra taksiye binip uzaklaştılar. Bende bir sigaralık bir vakit boyunca yürür sonrasında karşıma çıkan ilk duraktan taksiye biner eve geçerim diye düşündüm. Saat “gece on ertesi” olmuştu bi iki bira alma şansım kalmamıştı diye dert ettim kendime, yürüdüm…

Sigaram bitene kadar taksiye binip eve gitme fikri de tükenmişti. İçimde beni huzursuz eden birşey belki yoktu ama bir arayışın tam göbeğinde hissettim kendimi. Aradığım neydi bilmiyodum ve hali hazırda bugün bile bildiğimi pek söyleyemem. “Zaten böyle güzel akşamlardan sonra kendine zulmedersin” diye mırıldandım kendimce sonra keskin ama kısa bi nefesle güldüm. Böyle zamanlar ya eve gider sabahlara kadar düşünür, hiç uyumadan sabahın bilmem kaçında sahilde bulurdum kendimi voltalarken ya da oturur başka yerde içkime tek tabanca devam ederdim cebimde bi elli liram falan kaldıysa.

Yalnızlık aynı zamanda mülksüzlük müdür veya mülkiyet ilişkileri içine aşkı da katabilir miydik? Kafamda bu sarhoşluk hallerinde karışmış ışıkların dönüp durmasını hayranlıkla izlemek dışında hep bu soru olurdu ama mülkiyet gibi aşağılık bir kavram ile sevdiğin insanı bir toplamda değerlendirmek fikri de çoğu zaman kendime ahlaksız sıfatı yakıştırmama yol açardı.

Bu dalgınlıkla yürürken kendimi ana caddenin bir sokak arkasındaki meyhanede buldum.Meyhaneye çok sık uğramamama rağmen beni tanıyan meyhane çalışsanıyla kafamızı aşağı doğru bükerek sessizce selamlaştık. Elimle “bir” işareti yaparak verdim siparişimi ve üst kata çıktım. Üst kattan sokağa, ana caddeye bakıyordum. Önümüzde önceden köfteci, Bar ve Börekçinin olduğu bir bina vardı ama tüp patlaması sonucunda yıkılmıştı. Sağ ve solumuzda aynen oturduğum meyhanenin kopyası iki meyhane daha vardı onların yanında da ev yemekleri yapan bir lokanta vardı ki orası bu saatlerde kapalı olurdu.

Kendimi sokak hayvanlarının hareketlerine kaptırmışken elinde iki bira ile bir adam geldi ve karşı sandalyeye oturdu. Bir birayı önüne aldı diğerini de “Bu da senin siparişin genç adam” diyerek önüme koydu. Yüzümü yüzüne çevirdim. Hafif uzun araları kırlaşmış saçları olan, kirli sakallı, yeşile kaçan gözleri yorgun görünümlü, orta boyun üzerinde ve yüzünde bir iki tahminim kavga hatırası ile birkaç tecrübe kırışığı oturmuş ellibeş yaşlarında çıkartamadığım ama bir noktada da tanıdık gelen bir adamdı. Yüzüne baktığımı görünce gülümsedi “Buluşmamıza” dedi kadehini kaldırdı. “Eyvallah” dedim aynı anda o da eyvallah diye sessizce fısıldı, daha belirgin gülümsedi… “Uzun bir gece olacak belli” dedim içimden, biramdan büyük bir yudum aldım.

Hiçbirşey demeden neredeyse birer bardak biraları sigara ile bitirdik. Ortamda yalnızlık temalı şarkılar çalıyordu. Karşımdaki adam benle oturmaktan pek mutlu gözükse de bir yandan da şarkıya kendini kaptırmış pek de hoş olmayan sesiyle düşük bir ses tonuyla eşlik ediyordu. Biralar bitince “Bir tane daha içersin genç adam” dedi aşağıya doğru “Kardeşim, iki bira daha” dedi. Biralarımız bitmese sanki yıllarca otursak hiç konuşmayacaktık.

“Tanışmadık” dedim. Kusura bakmayın normalde konuşkanımdır ama bugün biraz yorgunum” diye tamamladım. “Mesele değil genç adam” dedi. “Ben pek gelmem buraya, aslında pek de sevmem tanımadıklarımla oturmayı ama…” diye ukala bir tavır ile ekledim. “Anlatmana gerek yok, bunları biliyorum” dedi hafif sertleşen bir tonla “Zaten bugün dinlemeye değil anlatmaya geldim işine gelse de gelmese de Genç Adam”…

Özgüvenine karşı değişik bir hayranlık hissetsem de beni kızdırmıştı. Zira hayatta hep katı konuşan ve son noktayı koyan ben olmuştum. Yaşına hürmeten üslübumu bozmadan ama sesimi istem bışı birazcık yükselterek “Ne anlatacaksın” dedim “Her ne sorarsan” diye bastırdı sorumu.

“Çok içtin herhalde dayı akşamın güzel olsun” dedim masadan kalkmak için yaptığım hamleden hemen önce, fakat koluma sıkıca yapışıp yerime tekrar oturttu beni. “Bugün verilmedik hesap kalmayacak çocuk, madem sen sormuyorsun ben anlatayım sana her şeyi; anlatayım da bil” diye açtı perdeyi. Bir kardeşinin olmadığından, annesinin babasının peş peşe vefatına kadar ayrıntısız net bilgiler vermeye başladı kendi yaşamından. Hiçbir zaman bi evi olmamış mesela veya dikiş tutturamamış hiçbir işte. Hep başka arayışlar içinde yaşamış, kazanamamış ama kaybetmemiş de. İki kadın sevmiş, bunlardan bir tanesiyle iki kez tokalaşmış sadece. “Ne zordur sevdiğin birini öpememek, sevişememek” diye hovarda bir gülüşle tamamladı aşık olduğu ikinci kadının anlatısını. Birinci kadına ise ayrı bir parantez açtı. Bunu daha güzel ve özgün sözler kullanarak değil de bakışları ile yaptı ya da bana geçen his buydu. Zaten düzgün cümlelerle akıcı bir konuşma yapıyor olsa bile, pek süslü cümleler kurmayı beceremediğini anlamam çok vaktimi almamıştı. Hatta argo ve küfür de dilinde pek hakimdi. “Güzel bakardı çocuk” dedi “Ama bana özel değil, herkese güzel bakardı… Anla işte gözlerinde herkese baktığından farklı bi ışık olmazdı bana bakarken. Vefasızlıktan falan değil he! Her boka koşa koşa giderdim ben, korku geçmedi hiç sokağımdan ama korktum çocuk. Birine ait olma fikri ağır geldi herhalde ya da birinin senin olması fikri.” tam ben söze girerken adeta hissetmiş gibi “Anlatma kimse kimsenin olmaz falan filan diye. Her erkek insan doğmaz. Ancak bir kadın eline vardığında insan olur. İnsan olarak yaşamak zor iştir be çocuk. He bu kadın annesi de olabilir. İşte tam da onlar yalnız adam olurlar; böyle bir meyhanenin üst katında sigara içer, bira tokuştururlar” dedi. Yarı hüzünlü bir gülümseme ile biraları tokuşturduk. “He annesi bir erkeği insan yapamadıysa anne mi eksiktir? Değildir çocuk… Ya erkek mi eksiktir? And olsun o da değildir. Bu bir resim yaratmak gibi çocuk. Neden herkeste olmuyor deme bana sebebini bilmem ama herkes ressam olamazsa resim de olamaz herkes anla. Hayatta her sorunun cevabı yoktur. Tanrı falan fişman kastetmiyorum bunu derken; zaten onu konuşmuyorum. Demin de gördün çocuk olmayan şeyler üstüne konuşmam zaten” dedi bu sefer keyifle güldü.

Adam anlattıkça konular derinleşiyor birçok eksiğim tamamlanıyordu. Hatta “Gezegen; boka sarıyor her şey her gün biraz daha” deme hakkını da buldum kendimde fakat “Devrim büyük mevzudur çocuk” dedi “Ancak bir daha görüşürsek”

Artık toplamında gün ışığı şehri aydınlatmaya başlamıştı. Kaçıp gitmek istediğim, zorla tutulduğum masa konuştukça kalkmak istemediği bir yer haline dönüşmüştü iyice ama anlamıştım ki muhabbet vaktimiz de pek kalmamıştı. Aynı şeyi hissetmiş olacak ki “Bak çocuk” diye girdi sonuç bölümüne… “Günler geçer ucundan tutamazsın… O günler haftalar olur, aylar olur ve toplamına biz ömür deriz. Bu ömür başka birşey çocuk bak birkaç şey söyleyeyim sana. Onur önemlidir, devrim kadar… Onursuz devrim olmaz; çiğnetme çocuk onurunu. Bir kadın çıkar da karşına der ki seni herşeyden çok seviyorum bil ki yalan söylemiyodur çocuk. Sevmeyen kadın seviyorum demez, he seven kadının sevmiyorum dediği olmuştur o başka… Bizden iyiler çocuk iyiler… Unutma annendir seni adam yapan, üstüne titredi çocuk ömrün boyunca. Daha çok sarıl boynuna sonra başına vuruyor insan nafile… dostlarına da sahip çık çocuk bak yıllar geçse de yanında kalacak onlar, bügün ki dostların; yoldaşların… kendinden al onlara ver… Ve çocuk yüreğinin karardığını hissediyorsan bigün ne olur müdahele et” ağlamaya başladı ve yalvarır bi tavırla devam etti “Ne olur çocuk! müdahale et yine de yapamıyorsan sök at o yüreği… Ama uğraş çocuk söz mü?” diye bitirdi göz yaşlarını silerken. Biraz duraksadım. birasının sonunu büyük bir yudumla getirirken “Söz” dedim. Omzuma vurdu yavaşça “Bu sözünü tut, kendine yalan söyleme hiç” deyip kalktı. Yanımdan geçip merdivenlere yaklaştığında sandalyeden geri doğru bakıp seslendim “Bir dakika birşey söyleyeceğim.” . “Tamam sen öde” dedi söyleyeceğimin bu olmadığını adı gibi bildiği halde. Ardı halen bana dönüktü ve yüzüme bakmadan durdu. “Beni nasıl bu kadar iyi tanıyorsun? Kimsin sen?” dedim merakla. “Bir daha çıkmayayım karşına çocuk, eğer bir daha bu ihtiyacı hisseder de karşına çıkarsam bi haltı beceremedin demektir bu temastan bi bok anlamadın demektir ki bu kötü.Kim olduğuma gelince yüreğini karartırsan çocuk engel olmazsan buna beni yaratırsın” dedi. Tam da benim kullandığım vurguyla “Eyvallah” deyip gıcırdatarak indi tahta merdivenleri. Şoku atlatıp aşağıya hızla indim.

Alt kata inince meyhanecinin değişmiş ve içeride iki üç müşteri kalmış olduğunu gördüm. Hesabı ödeyip koşarak çıktım. O şokla kaç bira ödediğimi bile hesaplamamışım, kaç para verip ne kadar para üstü aldığıma da hiç bakmadım. Meyhanedekilerin benim hızlı hareketlerime bir anlam veremediğini hissettim ama kuruntu muydu gerçek mi buydu bilmiyorum.

Şehrin ana caddesinde bir oraya bir buraya anlamsızca küçük koşular yaptım. Katırlara gecenin çöpünü yükleyen yorgun ve sinirli birkaç çöpçüden başka kimse yoktu. O kadar sessiz ve konsantre çalışıyorlardı ki varlığımı bile fark etmediler. Sözün özü sokakta yalnızdım ve o adamı bulamadım. Ya da tam da o sokakta olan tek şey o adamın kendisi idi…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here